Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk

Gölge Konuşuyor:

İlk defa bir İskender Pala kitabı okudum. Binin üzerinde kitap okumuş biri için bu tuhaf sayılabilir, ama değil. Tuhaf olan İskender Pala’da bu kadar trafik olmasıdır. Bunu Pala’yı küçümsemek için söylemiyorum ancak, böyle olunca onun dengi olan ve ondan daha iyi bulduğum yazarların hakkının yendiğini düşünüyorum.  İskender Pala’nın romanı fena değil aslında, ama ilk yüz kitabım, belki de iki yüz, üç yüz kitabım arasına giremez. Peki nasıl oldu da bu kitabı seçtim: Bütün İskender Pala okurlarına haber gönderdim. Onlar da bu kitabı okumamda fikir birliğine vardılar ve her yazardan bir kitap okuma takıntıma alet oldular böylece…

Pala’nın romanının bilgi ve belagatca zengin ama olay örgüsünün, kurgusunun sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir kere yazar çok zor bir işe soyunmuş; bu kadar çok gerçek olay ve gerçek kişiyi bir kurguda harmanlamak zor iş olsa gerek, üstelik olaylar ve kişilerin farklı mekana ve farklı zaman ait olduğunu düşünürsek. Bu karışık olay örgüsü ve bu kadar çok kişi ve olay okuru sıkabiliyor. Bütün olan biteni L&M tanıklığında, Kays, nam-ı diğer Mecnun’un ruhu ile Evrenin birçok sırrına vakıf olduğu zikredilern Bilge Akeldan’ın ruhu sayesinde öğreniyoruz. Akeldan’ın yani Babil Cemiyeti’nin (BC) sırları tabletlere ve siruş başlı hançere ve oradanda Füzuli tarafından dev eseri L&M’ye Kays’ın aşkının yanına  zerk ediliyor.  Tabi ben bir an okuduğumun bir roman olduğu unutup konunun Kepler ve Kopernik’e bağlanacağı gafletinde bulundum, yanıldım, böyle bir şey olmadı… Ama yazar, aşk ya da Kays’ın ruhunun geçtiği yerlere sirayet ettiğini göstermeye çalışmış Akeldan’a rağmen.  Yanlış anlaşılmasın Akeldan ve BC asla kötü niyetli değil,kötü olan  bu sırlara vakıf olmak isteyenlerin niyeti…

Tanıtım Bülteni;

Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına…Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem… Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi…Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi… Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi… Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi… Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi… Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, Babil uyandığı zaman?!..

Kitabın Sayfalarından:

Son ziyaretçilerim, en büyük itibarı gördüğüm Hayalî Bey ile şairlerin yaşam öykülerini yazmayı kendisine iş edinmiş olan Âşık Çelebi idiler. Hayalî Bey beni bir yandan sayfa sayfa okuyor, diğer yandan Nakkaş Haydar Usta’ya düşüncelerini söylüyordu. Hatta bir ara, Efendim’in hediyyesi olarak beraberimde getirdiğim gazelleri koynundan çıkardı ve onlarla aynı ölçü ve uyakta yazdığı kendi şiirlerini -o bunlara nazire diyordu- art arda okuyup ağladı. Âşık Çelebi de Efendim’in hayatı hakkında daha çok bilgiyi nasıl elde edebileceğini ve bunları kitabına hangi üslupla yazabileceğini hesap edip duruyordu durmadan. Bu güzel yüzlü adamla karşılaştığım zaman konuşabiliyor olmayı çok isterdim. Öyle ki başka hiçbir zaman,söz yeteneğine sahip olmayı böylesine kuvvetle arzu etmemiştim. Düşünsenize bir kez, eğer Âşık Çelebi ile karşılaştığımda Efendim Fuzulî hakkındaki bilgi ve hatıralarımı anlatabilseydim, bunlar onun Meşairu’ş-Şuarâ adını verdiği biyografi kitabında ne muhteşem bir bölüm olur, ne mükemmel nakışlarla süslenirdi.Belki de o benim anlattıklarımdan başlıbaşına bir kitap yazar, Hilleli Efendim’i bütün Türk illerine tanıtırdı.O gün konuşamamıştım ve bu bana itibar bağışlayan Efendim’in üzerimdeki hakkını yeniden hatırlayıp bir kez daha üzülmeme yol açtı. Derinlerde bir yerde Efendim’e lâyıkıyla teşekkür edememiş olmanın acısını duydum. Aynı acıyı yıllar sonra “Fuzulî ölmüş!” haberini aldığım gün de hissedecektim. Onun hakkını hiç ödeyememiştim zaten ben ve asla da ödeyemeyecektim. Gerçi bundan böyle dizelerimi okuyanlar heponu hatırlayacaklar ve ardından güzelliklerini konuşacaklardı ama ben, çöl güzelinin sevdasını, başkaları farkına varmasa da onun sayesinde yüceltmiş olmanın ezikliği altında hep çalınmış zamanlarda yaşamaya mahkum kalacaktım.Başkaları bende muhteşem bir aşk tecrübesi görecek ama ben hep ödünç aşklar yaşayacaktım. Nitekim şimdi de özümde bir köle idim, Efendim Fuzulî’nin kölesi idim, ama nereye gitsem sultanlar gibi karşılanıyordum. Galiba Efendim o ünlü dizesini kendisi için değil de benim için söylemişti:

“Padişah gibi bir köle; muhteşem bir dilenciyim.”