Vakıf

Gölge Konuşuyor:

Sonsuzluğun Sonu ve Ben Robot’tan sonra okuduğum üçüncü Asimov romanı oldu. Tabii ki beklenti bu sefer daha yüksekti. Çünkü önemli bir roman dizisinin başyapıt düzeyinde ilk macerasını okuyordum. Üstelik Asimov’dan emindim. Oltayı boşa sallamadığımdan emindim. Ne var ki, avım beklediğimden küçüktü gözüm beni yanıltmamışsa. Şimdi burada benim neden romana neden motive olmakta zorlandığımın sebeplerini bulacağız.

Bir kere genel okur profilinin sevdiği bir kitabı okudum. Benim neden onlar kadar beğenmediğim de ikinci bir soru. Yine de çeşitli mecralarda benim şu an söyleyeceklerimi destekleyen yorumlar da yok değil. Romanda beş ana bölüm ve her ana bölümde beş on arası ara bölüm mevcut. Her ana bölümde zamandaki ve mekandaki sıçramalar nedeniyle yeni karakterlerle başbaşa kalmamız ve karakterlerin derinliğine bir analizinin olmaması motivasyonu düşürücü bir durum oldu benim için. Ama söz konusu durumun bir kusur değil artı bir şey olduğunu söyleyenler var ve bu kişiler muhtemelen haklıdırlar ve romanı artı bir motivasyonla okumuş olanlardır. Çünkü bana da kendimi kaptırdığım bazı romanlardaki bu tür sıçramalar büyülü gelir.

Bir edebiyatsever olarak romanda eksik bulduğum bir şey de aslında okuduğum diğer Asimov romanlarında da olan ifadenin güzelliği sorunudur. Örneğin beni büyülemeye devam eden Dune dizisi bu yönüyle gönlümde taht kuruyor. Ama kendini mükkemel ve ayrıksı kurgulara kaptıran Asimov’un burada biraz özensiz davrandığını söyleyebilirim. Bu haliyle roman bir olay yeri incelemesini andırıyor.

Asimov’un çok sevdiğim ve bundan sonra da ondan vaz geçmeyeceğimin nedeni olan eserlerindeki bazı unsurları da burada belirtmem gerekiyor. Bir kere Asimov hiçbir zaman şiddet dolu ve bol aksiyon üzerinden tribüne oynayan eserler yaratmıyor. Onun eserlerinde belki Dune da olmayan kusursuz bir mantıksal bütünlük vardır. Özellikle okuduğum ilk iki eseri bu sözünü ettiğim durumun ideal örnekleridir.

Bu mantıksal bütünlük genel bir bilim-kurgu eleştirisi de taşır. Hani bir robot yaptım, ne güzel robotlar işimizi kolaylaştırıyor ya da ne kötü robotlar bizim yerimize geçiyor durumuna indirgenmiyor olay. Sistem ne olursa olsun insan kusurlu bir varlıktır, yarattıkları da kusursuz değildir.

Bu roman özelinde de teknolojik büyüme ne kadar ileri gidecek önemli değil, üretimin olduğu yerde iktidarın var olacağı gerçeğidir. Yani Galaktik bir imparatorluk var başlangıçta. Bir kişi dışında hiç kimse buradaki devasa bütünlüğün tehlikede olduğuna dair fikri yoktur. Hari Seldon denilen bu şahsiyet kimilerine göre bir kuzgun ya da felaket tellalıdır. Psikotarih denilen istatistiğe dayalı bir matematiksel yöntem sayesinde imparatorluğun savaşlar nedeniyle dağılacağına dair kehanetleri vardır. İlk başlarda taraftar bulamadığı gibi yargılanır bu görüşleri nedeniyle. Ama bir şekilde kabul ettirir kehanetini. Sadece kehanetini de önlemlerini de. Sonrasında söz konusu önlemlerinne derece başarılı olacağına tanıklık edeceğiz.

Ama galaktik bir imparatorluk olsa da insan denen bu ölümlüye mikrop bulaşmış. Sonraki kuşakların öncüleri Seldon’u ruhani bir lider hatırlasa da, eylemleri ondan farklılık gösterir. Hatta her seferinde biraz daha çürümenin olduğunu söyleyebiliriz. İktidarı tesis ederken rıza imalatını göz ardı etmemek lazım. Çağa uygun yeni bir din yaratmak, ve olan biteni de söz konusu dinin paradigmasına uygun bir şekilde sansürlemek şeklide bir ideoloji sayesinde rızanın imalatı kolay hale geliyor. Ponyets ve Mallow gibi sistemin en son beyinleri de aslında birer modern kalvinist olmanın ötesinde bir şey değildir. Zavallı Seldon eserinin bu hale geldiğini görseydi mezarında ters dönerdi.

Neyse dizinin asıl değerinin devam maceralarında anlaşılacağına dair yorumlar okumuştum. Bu minvalde şimdilik virgülü koyalım diyorum…