Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Gölge Konuşuyor:

Fakat anlamıyor Müzeyyen. Anlamaz da. Hikayenin sert ve bıçkın  kahramanı ona hikayesini gösteriyor (yazılı), tutku dolu olduğunu düşündüğü hikayesini. (Bu aynı zamanda bir aşk ilanı da sayılabilir.) Fakat Müzeyyen’in cevabı çok kısa: “Çıt.”  Adamımız“Fakat, Müzeyyen! Bu derin bir tutku.” diyor. fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutku_avatar_orjMüzeyyen’in cevabı bu sefer sert oluyor:  “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku.”

Birçok okurun olumsuz değerlendirmesiyle karşılaşacağını düşündüğüm Fakat Müzeyyen Bu Derin bir Tutku o kadar da yabana atılacak bir roman değil (bence). Tarzı alışılmadık olduğu için belki beğenilmez. Ama romanın, mahallenin diklenen, bıçkın, zaman zaman da sinen,elinde tespih,  Müzeyyen söz konusu olunca tırsan delikanlısını sevimli buldum. Onun  tarzına benzer bir tarz ‘yer altı’ denilen türde hakim zaten. Ama İlhami Algör’ün romanı bel altına vurmuyor pek, daha ‘edeplice’ bir anlatım var. Tek bir kişi,  Müzeyyen bu tarzı pek edepli bulmuyor. Tabi kahramanımızın işi gücü sadece racon kesmek değil, sanat ve dünya işleri ile de alakadar. ‘Cak Nikolson’ ve ‘Bitıls’ı da biliyor mesela… Gönül meselelerinde de ölçülü davranıyor. Karşılık bulmasa da ‘Ya benimsin ya da toprağın’ tarzı yerine,  esprili bir dille ifade ediyor kendisini.

Kitabın Sayfalarından:

Gece olmuştu. Evden sessizce çıkmış, saatlerce sokaklarda ruh gibi dönüp durmuştum. Midemde bir soru işareti vardı. Yakıyordu. Sorunun ne olduğunu hissediyor, fakat parçaları bir araya getiremiyordum. Parçalar benden kaçıyor, ben kaçmalarına göz yumuyordum.

“Destur” çektim kendime, yol ortasında durdum. Bir tarafım, kaçak tarafımı toplamaya niyetliydi. Döndüm. Eve gidecek, Müzeyyen ile karşılıklı oturacak , “Mevzu ne?” diyecektim. “Bu hal ve gidişler, med cezirler… Hani bizim saklı gizlimiz mi var?”

Eve yaklaştıkça, bir ayağım kıvırmaya başlamıştı. Şimdi vakti miydi? Bu saatte olur muydu? Başka bir zamana bırakılmaz mıydı? “Yürü,” dedim kıvırtkan tarafıma, “yürü, tırsmak yok.” “Ulan,” dedi kıvırtkan tarafım, birden değişip sert erkek olarak ve faturayı başka bir adrese göndererek, “Ulan Müzeyyen, sayende biz de tırsak olduk. İkiye böldün bizi.”

Açtım kapıyı, girdim içeri. Kapı kilidi ağzını açsa da, dilini kessem diye bekledim. Çıt çıkarmadı. Kaptırken kaçırdı ağzından: “Nereden?” Vaz geçtim, yeri ve zamanı değildi.

Salona geçtim. Eşyalar, “Abi, hoş geldin” dediler. Oturdum, bir sigara sardım. Karanlıkta ev, şahsiyet gibi duruyordu. Camekanlı dolap, pencereler, kitaplık, duvardaki uyuz tablo, karşılıklı oturmuş susuyordu. Ben kafamı toplamaya çalışıyordum, onlar “Eee?” diyorlardı. (sf. 37)

Arka kapak:

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri´ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri´nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”

Reklamlar