Nişantaşı Suare

Gölge Konuşuyor:

Muhabbet güzeldi. Biraz daha yavaş aksaydı hikaye, yani daha uzun bir anlatı olsaydı daha güzel olacaktı. Bir monolog denilmiş başlığın altında. “Monolog roman” gibi adlandırmalar da sağda solda kullanılmış… Çok fazla ayrıntı olması da zorluyordu. Ama bu ayrıntıların çoğu çok değerliydi. Şüphesiz ki artık kurmaca kalıpları çok çeşitlendi. Birçok birbirinden farklı türe roman deniyor ki, Nişantaşı Suare hepsine göre daha bir roman.

Etkilendim. Romandan mı romanın bana düşündürtükleri, yaşattıklarından mı? İkincisi daha güçlü ama İbrahim Yıldırım da güçlü vermiş. İbrahim Yıldırım’ı adını şimdi unuttuğum, özellikle üçlemenin son romanı Bıçkın ve Orta Halli adlı etkileyici kitabıyla hatırlıyorum. Nişantaşı Suare de dahil dört özgün roman.

Sosyal bir sorumluluk projesi için bir hikaye anlatacak, dinleyenlerine karşı iddiasız konuşuyor kahramanımız. Çok büyük şeyler vaad etmese de neşe ve hüzün vaadediyor, semtin büyüsünün yanında. Doğup büyüdüğü Nişantaşı’nı anlatacak suarede hatip.

Nişantaşı geçmişi olan biri olarak da roman ayrıca etkiledi beni. O zikredilen sokakların birçoğunu biliyorum ama aşağıda olduğu söylenen romanın demir attığı Camili ya da Ekmek Fabrikası sokağını çıkaramadım. Gerçi kitabın içinde söyleniyor zaten zamanla sokak adlarının değiştiğini. Sürekli yürüdüğüm Kuyulu Bostan Sokağı’nın bir anda Prof. Dr. Orhan Ersek Sokak olarak karşıma çıkmasını hatırlıyorum doksanların başında, beni biraz kızdırmıştı.

Kızdıran başka şeyler de var. Semtin eski canlılığında olmaması. Vali Konağı, Rumeli gibi ana caddeleri saymazsak  o cümbüşlü sokaklar şimdilerde çok sakin. Ee Nişantaşı artık elitist bir semt. Akkirmanlı Sokak’a girdiğinizde artık çok fazla insanla karşılaşmıyorsunuz.

Doksanlarda bilmiyordum Nişantaşı’nın eskiden alt sınıfların meskeni olduğunu. “… Buna sakın şaşırmayın, çünkü çocukluğumun sokağı ve daha aşağıları Anadolu gurbetçilerinin-sürgünlerinin, Balkan muhacirlerinin, Osmanlı paşalarının hizmet artıklarının birlikte yaşamak zorunda kaldıkları yerlerdi”

Ama olsun, ne güzelmiş! Rengarenk. Şimdi böyle bir kentte yaşamadığımız için çok yazık. Keşke o tekleşme sürecine engel olsaydık. Aşık Stavro, Pencere Güzeli, Madam Vartuhi, Madam Pöti Pare, Madam Haralmbos, Yahudi Bensiyon kalmaya devam etselerdi. O Arnavutlar kalmaya devam etseydi. Gerçi onlar  o zaman da kaynaşmış gibiydi. Sokaktaki Roman ve Habeş kırması veletleri öyle merak ettim ki, ağlamak istiyorum. En kötüsü o uğursuzluk işareti olarak gösterilen baykuşun olmaması. Baykuş yok ama kötülük diz boyu. Son Kuşlar. Sait Faik’e selam. Bu dünya sadece emlak zengini Meftun’a kalmamalıydı.

Tüm  o şeyler yaşanmasaydı tirendaz ve taş ustası Sıtkı Ağabey komünist olmazdı belki ama yaşananlar semtin canlı tarihi olan bu adamı çok yaralamıştı. Abdülmecid döneminde nişangah, romanda menzil taşı olarak dikilen semtin sembolünün etrafında sonradan örülen koca koca taşlar, betonların çirkinliğinin canlı tanığıydı Sıtkı. Parmaklarındaki zihgir (ok atmak için parmağa takılan nesne) Fatih ve Abülmecid gibi altından değildi ama eski bir geleneğin son temsilcisiydi.

Yukarıdakilerin tamamı hüzün vericiydi. Bir de neşelendiren, güldüren, gülümseten şeyler vardı. Şu cümle öldürdü beni zaten: “Zira bir mağazada anayola durmadan akordeon, piyano, keman ve mandolinin birlikte çaldığı Grek-Çigan karışımı kırgın bir vals sızıyordu.” Özellikle anneanne çok komikti. Les Misserables, Therese Raquin ve Madame Bovary gibi eserleri eline aldığında besmele çekmesi, güldürdü. Ahlatlı ustadan aldığı rahleyi, Ahmet Mithat Efendi’yle onun Çengi adlı eseriyle değiş tokuş etmesi gülümsetti.

Otobiyografik olma ihtimali eserde anı tadı da bırakıyor. Kahraman da yazar gibi 51 doğumlu olunca ve görsellerin de gerçek olma ihtimali de böyle düşünmemize neden oluyor. Şunu söylemem lazımdı ki hafıza-i beşer nisyanla malüldür. Taze bitirmeme rağmen birçok ayrıntı hatırımda değil. İki defa okunmasıyla daha bir tad bırakacağını düşünüyorum romanın…