Uzun Irmak Boyunca

Gölge Konuşuyor:

Memento: İmgelerle dolu bir öykü. Bir kadın. Elinde bir kitap. Kitap aralığı niyetine bir atmaca tüyü. Rüzgarda uçuyor. Durumu fark eden bir gizemli adam. Adamla kadın dağa çıkıyor. Tüy girdaba giriyor, uzaklaşmıyor.  Bir tüyle kader birliği içinde olmak… Rüzgar alıp her şeyi götürüyor zanneder başka birisi. Ne var ki, bu şeylerin bırakmış olduğu mükemmel boşluklar o şeyleri daha çok var ediyor zihinlerde, belleklerde…tara0015

Son Taş: Bir önceki öyküde adam, şeylerin varlığı ve o şeylerin yokluğunda bıraktığı oyuklardan dolayı bir şey fark etmediğini söylemişti. Bu öykü bir önceki öyküyle tezatlık oluşturuyor, ama adamın tezini doğruluyor. Birinci öyküde savrulma, bu öyküde taşlaşma; birinci öyküde boyun eğme, bu öyküde irade var; birinci öyküde hareket, bu  öyküde hareketsizlik var.

Uzun Irmak Boyunca: Kişileştirmeye ve başka edebi sanatlara çok başvurulmuş. Sanki divan şiirindeki tüm edebi sanatlar yerleştirilmiş öyküye. Mesela insan mı kartal mı diye düşünüyor insan, Adamın ve Şen Şakrak’ın. Az sözle meramını anlatmış hikayeci. Lafın tamamı aptala anlatılırdı değil mi? “Uçar” denmemiş mesela, “yürür” denmiş.

Adeta: Hande Gündüz’ün ilk kitabı Çaparide Çırpınmak’ı da sevmiştim. Şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim: Hande Gündüz üstüne koyarak ilerliyor. Yeni teknikler kullanıyor, farklı kurgulara başvuruyor. Daha önce söylediğim gibi söz sanatlarına çok başvuruyor. Bu da dil ve üslup zenginliği katıyor öykülere. “Odada mayhoş bir karanlık var” ifadesi ilgi çekici mesela. “Adeta” kelimesi de uzak anlamıyla, atın bir tür yürüyüş şekli olarak kullanılmış. Bu da ilk kitaptan farklı olarak dilin daha da çetrefilleşmesine sebep olmuş…

Bugün Yoklar: Sahilde. Başını kitabından kaldırıp denizi izlemek. Uzaklar. Ufuk.  Hava yine rüzgarlı. Rüzgar tüm öykülerin anahtar sözcüğü galiba. Nefis bir betimleme örneği. Öğretmenlere duyurulur.

Kış Kapısı: Hayata iyi tarafından bakan bir adam. Adamın her an’ı yerleştirilmiş öyküye; evin içinde, kapının önünde, merdivende, yolda. Boşluk yok… Nihayet rüzgar durmuş. Yağmur yağıyor bu sefer.

Islık: Öykücü ve romancı eleştirmen değildir. O şeyler ve olgular karşısında estetik tutum sergiler sadece. Ben otomotik kapıları sevmem, güzel bir ifadedir ve çok anlamlıdır, çağrışımları da fazladır. Otomotik kapıların felsefesini edebiyatçı yapabilir ancak.

Şenlik: Okur olmak ise çileli bir iştir. Bazen algılarımız kapanır. Aynı cümleyi patinaj yapar gibi tekrar tekrar okuruz.  Bir edebiyat metninde mekanda yapılan bir yolculuk sadece dışsal bir yolculuk olmayabilir. Bu yolculukları kahramanı olduğu gibi okuru da “hacı” ya da “mühtedi” yapar… Tüm nesnelerin ve tüm olguların imgesel ve simgesel karşılıklarını bulmaya çalışmak meşakkatli bir iştir. Nitelikli ve yöntemli bir okuma için bunları yapmak zorundasınız. Bu anlamda Hande Gündüz’ün kullandığı, kullanıma soktuğu simgeler dünyası ile başım dertte. Ama şikayetçi değilim…

Ora: Erkek ve kadın. Etki ve tepki. Erkek bildiğimiz gibi, hedefe kestirmeden ulaşmak istiyor. Kadın tepkilidir görünürde. Dur, diyor. Masanın üstündeki nesneyi adamın kafasına geçirmek istiyor. Ama bırakıp da gitmiyor. Başka bir kadının ismini zikrediyor adam. Strateji bu. Kadın durumdan hoşnut değil. Bir kadının gönlünü kazanmak. Satranç oyunu gibi. Adam hedefe odaklı, kadın sürece odaklı…

Düğün Çorbası: Türk öykücülüğünde sıkça işlenen bir konu. Aile bağları. Geçmiş. Eski ve yeni kültür. Ve bir de tabi ki büyükanneler…

Şarkı. Belki de Hande Gündüz’ün en iyi öyküsüdür. Bu öyküyü üstün kılan da bence Öykü kurma tekniğidir. Öyküdeki anlatıcı ben hem öykünün hem içinde, hem de dışında. Öyküsünü anlatırken, anlatıyı kesiyor, bir hayalden vazgeçiyor. Kendisini gerçek, yazının kurmaca olduğu izlenimi bırakmak istiyor. Birileri çıkmıyor karşısına, o birilerini kuruyor. Te diye bir kurgu karakter var mesela…