Bitik Adam

Gölge Konuşuyor:

Giovanni Papini’nin ilk öyküleri ama en son okunması gereken Papini olduğunu iddia edebilirim. Çünkü bir dahi saydığım Papini’nin o dev eserleri hangi temeller üzerinde kurduğunu açıklıyor öyküler. Papini’nin Bitik Adam’ı 1913 yılında henüz otuz iki yaşındayken yayınlıyor. Genç bir yazarın eseri olmasına rağmen derinlikli bir kitap Bitik Adam. Bir öykü kitabı ama roman formatında da okunabilir. Çünkü tek bir kahraman var ve o da gelişimini anlatıyor. Şimdi isterseniz kitabın sayfalarında neler olup bittiğine bir bakalım. İlgi çekici ayrıntılardan bahsedelim biraz. Şunu hatırlatalım bu yorumu daha anlaşılır kılmak için biraz daha yakın okuma yapalım dedik ve fazlasıyla alıntıya başvuracağım. Bir de bölüm başlıklarından bahsedelim. Andante, appasionato, tempestoso, solenne, lentissimo ve albegreto bölüm başlarının adları. Bu isimler müzikte çeşitli hızlardaki tempoları belirten terimler. Yani bir söz sanatı olan edebiyatın bir ses sanatı olarak ifadesi aynı zamanda bu kitap. Kitabı okuyan her okurun, bu her satıra sirayet eden müzikalitenin farkına varmaması mümkün değil bence.

Eser kahramanımızın (Giovanni diyelim) çocukuluğundan başlatılıyor. Giovanni daha çocukluğunda kitaplardan kendine bir dünya kuruyor. Kitaplardan kurulan bir dünya mı diyeyim, ya da kitaplara bahşedilen bir hayat mı diyeyim bilemedim. Ama gerçek olan şu ki, o dev okyanusa atlamış iseniz artık başka bir yolda olduğunuzu bilmelisiniz. Daha çocukluğunda aykırı biri Giovanni. Tavırları bu nedenle yetişkinler tarafından onay görmüyor. Kötü bir çocuk Giovanni. Ve o da rolüne uygun davranıyor doğal olarak. Kitaplarla daha çok dost diyeceğim ama bu dostluk kelimesini çoğaltmalaıyım. Belki “tutku” kelimesi işimi görür ama sanırım bana yeni bir kelime lazım.

Bundan dolayı küçük Giovanni’nin kötülük ve yalnızlık keşfi çocukluğunda başlıyor. Bazı hassa konularda rahatsız edici tavırları var. Örneğin Yoksulluk adlı öyküde erdemli yoksulluk bahsi yapar ama konuşurken yüzünde hep müstehzi bir ifade vardır. Yeniyetme Giovanni’nin büyüklük hastalığına tutulduğu bu dönemlerde insanların kötülüğün hakim olduğu dünyada kendilerine avuntular bulmasına köpürür.

Neyse umut verici şeyler de oluyor zaman zaman, örneğin artık bir genç olan Giovanni’nin hayatında artık başkaları vardır. Başkaları, O ve Birliğin Keşfi adlı öyküler sayesinde biz onun toplumsallaştığını ama aynı zamanda bazı okumalar sayesinde kötülüğün kurumsal ve kuramsal dayanaklarını da keşfettiğini de belirtelim. “Nitekim düşünceyle kurtulmuştum acıdan. Yöntem, sonuçları unutturmuş; araç amacı öldürmüştü. Saplantım dediğim gibi hayatın kötülüğünü kesinkes, tartışılmaz ve mutlak bir biçimde kanıtlamaktı; kimsenin hayır diyemeyeceği, herkesin ‘böyle olmalı, başka türlü olamaz’ demek zorunda kalacağı bir biçimde.”

Korkunç bir şüphecidir. Kendisini antik çağ filozoflarından Georgias’a benzetir. “Dogmatiklerin kafalarına şüphe sokmaktan, isteklileri susturmaktan, fanatikleri gülünçleştirmekten, laf ebelerini aşağılamaktan haz alıyordum. Acı, kötücül, kısır bir hazdı ama bana zevk veriyordu.” Zaten ilk başlarda etkilendiği filozof Schopenhauer’dir, Nietzsche’nin etkileri de görülür. O da Nietzsche gibi “Tanrı öldü” diyordu. İnançsızdı, aynı zamanda anarşizme ilgi duyar. Max Stirner artık favorisidir. Tabi sürekli dönüşüm yaşamakta varoluşçuluktan, metafiziğe ve idealist felsefeye kayar. Artık filozofu Berkeley’dir. Sosyalistlerden nefret etmektedir. Belki bu nefret onu İtalya’da milliyetçi bir partide görev almasına neden olmuştur.

Artık kendi bireyci felsefesini kurmuştur. “Ve çıplak olduğumu, dünyevi acıların ve düşüncelerin artık bana ait olmadığını zannettiğimde kendi dünyamı yaratmak istemiştim. İki yolla; ruhun gücü ve hayalin ilhamıyla, arzu ve şiirle.

Felsefesi edebi kişiliğini de belirlemişti kısacası. Beslendiği kaynakları söylerken onların büyüklüğünü teslim ediyordu: “Ve sana, Dante cennetlere duyulan özlemi ve soylu öfkelerin zorba ve avam girişimlerini borçluyum; ve sana Leopardi kardeş, kaçışı mümkün olmayan acılara duyulan ihtirası ve insanların gülünç utançlarına dair merhametsiz görüşü borçluyum; ve denizinde bir Tanrı misali boğulan, başımın tacı Shelley…” Bu liste uzadıkça uzuyor. Mesela bunlardan bir tanesi de Giovanni’nin Maremmalı Carducci dediği nobel ödüllü İtalyan şair Giouse Carducci’dir. Öncesinde birkaç defa daha Carducci bahsi yapılmıştı zaten. Belli ki Bu şairin çok etksinde kalınmış. Carducci’nin hiçbir eserinin Türkçeye çevrilmediğini görünce hayıflandım bu noktada.

En sonunda kendi üretiminden memnun olmayan Giovanni’nin nefreti kendine döner. Bunu sanki bir günah çıkartma seansı gibi ifade ediyor. “Ben sadece kendimi suçluyorum ve bu içtenliğin geçmişteki  birkaç kalleşliğimi affettirmesini umuyorum.”  Artık iş çığrından çıkıyor kitabın sonlarına doğru sado-mazoşist eğilimler baş gösteriyor. “ya da canım çekse de çekmese de bir geneleve gidiyorum ve bunları saatleri ve dakikaları öldürmek, yapmam gerekenleri ve yapmadıklarımı unutmak, kendimi çirkinleştirmek, alçaltmak, pişmanlığı pışpışlamak, bilinci söndürmek için yapıyorum.”

Sanki üretim yokmuş gibi davranılmış ama “Tamamen başkalarının teorilerine bulanmış, tıka basa kitaplarla dolmuş,makalelere doymuş, boğazıma kadar imgelere kadar kelimelere ve imgelere batmış durumdayım” Kahramanımızın Papini’nin kendisi olduğunu düşündüğümüzde bu son alıntı çok acımasız olmuş değil mi? Başkaları da aslında ona karşı acımasız davranmış. Örneğin ona “bitik adam” sıfatı yakıştıranlar.