Dune Mesihi

Gölge Konuşuyor:

Dune serisinin ikinci kitabı. Bir çok dizide görülen performans düşüklüğünden azade ilerliyor dizi. Genelde Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslanan Dune dizisinin Yüzüklerin Efendisi’ne fark attığı görüşündeyim. Çünkü ne ararsan var bu roman dizisinde.

Bir şaheser olan ilk kitabı kısa geçmiştim. Macerasından ziyade göndermeleriyle ilgilendiğimi göstermiştim. Şunu söyleyeyim benzersiz bir kurguya sahip Dune. Fantastik, bilim-kurgu, fantastik bilim-kurgu, distopya, subtopya gibi türlerin hangisine dahil etmek istiyorsanız sıkıntı olmaz. Ama bu dizide olaylar çok daha uzak gelecekte cereyan etmesine rağmen sanki tarihsel bir fonu var, derebeylik ve monarşik iktidarlar nedeniyle.

İlk kitapta açıklamıştık büyünün meşruiyetini ilan etmesi eserin bilim-kurgu statüsünde değerlendirilmesinde bir beis olamayacağı. Bunu Arthur C. Clarke’ın “yeterince ilerlemiş bilimin büyüden ayırt edilemeyeceği” sözününün ışığında söylemiştik.  Paul Atreidis’in üstün vasıflarla donatılmış olması, eserdeki ifadesiyle “mentatlığının” da bilimsel temelleri yok değil. Çünkü mentatlığının temelinde zaten çok özel olan kişinin alınan eğitimle daha üstün vasıflara sahip olması normal. Normal ama işte savaşımın temelinde olan baharatın varlığının  bu gücü daha da ilerletmesi meseleyi daha da fantastik hale getiriyor.

Ama bu eserde mentatlık kurumundaki çürüme mesele ediliyor. Dizinin karakterleri çok az değişmesine rağmen ilk eserde kendini feda etmiş olan Duncan İdaho’nun çakma bir mentat olarak karşımıza çıkması kafaları karıştırıyor. Çünkü bir statü karmaşası yaşanıyor. Gerçekten bu kişi Duncan mı? Aslında değil ama yine de saygı duyulan anısını temsil etmiyor değil.

Mentatlık daha ziyade Bene Gesserit rahibelerinin tedrisatından geçmeyle mümkün. Ama bir de Tleilax mentatları var ki bunlar asıl mentatlık kurumna çomak sokanlardır. Duncan’ın da bu okuldan yetiştiği düşünülebilir ama Bene Gesserit okulunun Paul Muad’diB’in Prenses İrulan yerine bir çöl kadınını, bir Fremen’i seçmesinin rahatszılığı var sanki.

Dune dizisinde ne ararsan o var demiştik. Özellikle Frank Herbert’in edebi yeteneğinin yanı sıra felsefesinin etkisi çok açık hissediliyor romanın satırlarında. Bazen Balzac, Dostoyevski gibi ruh çözümlemelerine bile rastalanbiliyor. “… Dağınık anıların her gerçek ana karşılık sayısız izdüşüm, kaderinde gerçekleşmemiş olan şeyler vardı. İçinde görünmez benlik, bütün o sahte geçmişleri anımsıyordu; bunların yükü öyle ağırdı ki, bazen şimdiki zamanın yerine geçer gibi oluyordu.” Kimi zaman da meseleyi derinliğine analiz eden kuramcının öngörüsüne sahip oluyordu: “İmanın yerine törenlerin, ahlakın yerine sembolizmin alacağını görebiliyorum.” Frank Herbert’in felsefi jargona da hakim olduğunu görebiliyorduk: “Ama ne? Mantık/kalıp/nesne… Açık muhakemeyi doğru muhakeme ile karıştırmak ne kolaydı.” Kimi zaman da Rousseau, Hobbes, Campanella, Machiavelli gibi devlet kuramcılarını aratmayacak tespitlerde bulunuyordu: “En güçlülerin bile uygulayabileceği kuvvetin bir sınırı vardır; bu sınırı aştıklarında kendilerini yok ederler. Devlet yönetiminde asıl sanat, bu sınırı saptayabilmektir. Gücün yanlış kullanımı ölümcül bir günahtır. Kanunlar intikam aracı, rehine ya da şehitleştirdiği kişilere bir tahkimat aracı olarak kullanılamaz. Bir bireyi tehdit ederseniz, bunun sonuçlarına katlanırsınız.”

Aksiyonu az ama entrikası bol bir maceraydı dizinin ikinci kitabı. İlk kitaptaki düşman Harkonnenler de yoktu bu macerada. Bunun yanında kehanetin sınırlı gücü ile ilgili tartışmalar da damga vurdu romana. Dune Çocukları’na dünyaya gözünü yeni açan çocukların heyecanıyla gireceğiz…