Körlük ve İçgörü

Gölge Konuşuyor:

Alt başlık, Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler. Paul de Man benim sevdiğim birçok eleştirmen gibi bildiği yoldan gidiyor. Diğer yollar da uğrakları ama izleri takip ederek devam etmiyor. Ama Körlük ve İçgörü daha önce okuduğum hiç bir eleştiri kitabına benzemıyor, Bir eseri ya da bir yazarı alıp inceleme yerine daha önceden yapılmış bir kitabın eleştirisini ya da bir yazarın eleştirisini inceliyor. Yani daha kapsayıcı bir eleştiri. De Man ne bir eseri topun ağzına koyuyor ne de başka bir eseri mutlaklaştırıyor.

De Man kendince ayar veriyor, kırıp dökmeden, edeplice ve kibarca. Örneğin biçimcilerin ve yapısalcıların yaptıklarını değerli buluyor ama onların böyle yapı, eşsüremlilik deyip başka bir şey dememelerini eleştiriyor. De Man’a göre tarihe değmeyen edebi metin yoktur. Dolayısıyla yapısalcıların ve biçimcilerin tezlerindeki en büyük eksiklik bu tarihsel fonun olmayışıdır… İyi işlere örnek olarak da De Man, Derrida- Rousseau eleştirisini veriyor. Gerçekten seversiniz ya da sevmezsiniz Derrida’nın Rousseau’nun idealize mimesisinin kendi kendine nasıl altını oyduğunu en ince ayrıntısana kadar gösterdiği konusunu da biz de Man’la hemfikiriz….

Eleştirinin, eleştirmenin mantığının ne olduğu konusunda kafamıza yatan şeyler söylüyor. Günümüze kadar kördüğüme dönüşmüş metinleri açık etmenin zaruretini gözler önüne seriyor. Duyulur ve görünür olanın yerine kutsal göstergenin geçmesidir bu zaruretin nedeni. Bu kapalılığın kendi retoriğini oluşturması da enteresan. Mimetik olunca retorik kayboluyor gibi. De Man tamamen böyle demiyor ama bu yaygın inancı da ciddiye alıyor. Çünkü mimesis de metafor gibi mecaz olabilir diyor De Man ve her zaman olduğu gibi düşüncesinni altını dolduruyor. Tabi eseri okutanın estetik ve buna bağlı retorik olduğu konusunda birçok eleştirmenle hemfikir. Ulu retorik böyle buyurduğu için tartışmalar çıkmış zaten. Mecazlar ve söz sanatları görünür olanı gizlemeye yaramış velhasılı…

Günümüzde mimesis, toplumsal gerçekçilik, fenomenolojik eleştiri bağlamında çok az şey söylendiği için bu eserde bu tarzlara çok girmiyor. Ama söz konusu tarzları da bir yerlere yerleştiriyor. Nihayetinde söz konusu tarzlarda çok değerli eserler var. Ama De man’ın bahsettiği yeni bir eleştiriye gereksinim bu tarzların kriziyle başlıyor. Söz konusu krizi de daha imgesel olan şiirden inceliyor De Man. Bu konuda başvuru eser ise Mallarme’nin Dizenin Krizi’dir.

Ne var ki, eser mimesisten uzaklaşınca temelsiz bir yapıya dönüşüyor ve mit’in habercisi oluyor. Freud, Lacan gibi kuramcıların tezleri bu durumda daha revaçta oluyor. Mit denilen bu yapı bir dil biçimi de olduğu için doğal olarak da yapısalcıların ilgisini çekecektir. Ne var ki, Amerikan eleştirisi dile araçsal bir özellik bağışlar. Kurucu özne sayılan dil ve gösterge arasındaki uyumsuzluğu dile getirirler bu nedenle. “Öfkemizi ve nefretimizi nasıl bir tebessümün arkasında gizleyebiliyorsak, anlamı da çeşitli göstergelerin altında gizleyebiliriz.

Çok fazla detay ve çok fazla not var dolayısıyla, tüm bunlardan kısa bir bütünlük oluşturmak çok zor. Ama edebiyat sahnesindeki her okurun ciddiye alması gereken bir eserle karşı karşıyayız. Sadece fikirler öne sürülmüyor, çok önemli bir okuma listesi de sunuyor. Örneğin benim kısa süre önce okuduğum Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’ne sanki özel bir değer atfediliyor gibi. Bunun yanında ismini çok duyduğum fakat pek ciddiye almadığım Jean Starobinski’ye de dikkatimi çekti De Man…

En nihayetinde kapağa dikkat ettiğimizde de eleştirinin durumu, eleştirel okurun durumu Sisifos ile aynı kaderi paylaşıyor. Hep başladığımız yere de geri dönme isteği söz konusu olduğu için bu böyle, çıktığımız yere değil, ama niye uğraşıyoruz belli değil…