Tek Başına Bir Adam

Gölge Konuşuyor:

Uzun bir süredir elimde kalan son bir kaç LGBT-İ romanını okumak istiyordum. Bu konuları işleyen fazla kitap yok zaten. Önceden okuduğum Fazladan Bir Adam Üçüncü Tekil Şahıs, Bayan De Souza’nın Son Dersi ve Düğün Uçuşu adlı romanlar vardı. Tabii bir de en son okuduğum Mazarin Mavisi vardı. Ayrıca da öykü formatında Mucize Var mıdır Memet Abla ile Peruk Gibi Hüzünlü adlı kitaplarda meseleyi özetleyen öyküler okumuştum.  Listeye Venedikte Ölüm‘ü ekleyeyim eklemeyeyim mi karar veremedim. Dorian Gray’ın Portresi’ni de mi dahil etsem.  Saydığım kitapların tamamı başarılı eserlerdi. Şimdi sıra Tek Başına Bir Adam’ı farklı kılan özelliklere…

Hayat normal seyrinde devam ediyor aslında. George  ayrıksı bir cinsel tercihi olan biri. Kadınlarla birlikte oluyor ama erkeklere aşık oluyor. Roman George’un aşk ve cinsel yaşamını işliyor tabii ki. Ama George’un kafasından neler geçtiği konusu dağa önemli. Duygularını sorgulamıyor George. Belli ediyor duygularını ama bu hiçbir zaman taşkınlık düzeyine varmıyor. Evet George biraz içine kapanık ama aldığı eğitim ve değer yargıları da onun davranışında belirleyici.

Bu konulara döneceğiz ama önce George’un kafasının içindekilere gelelim. Duygular yok. Daha çok hayatın kendisi , insanın yapıp etmeleri var. Kenefte oturup Ruskin okurken ve bir yandan da dışarıyı gözetlerken hayatın kendisini okuyor, izliyor ve analiz ediyor. Başta hayrınlığını dile getirirken Ruskin’e , “Şu çekilmez ihtiyar Ruskin, her zaman son derece haklıdır: çılgındır da, o yanaklarına kadar inen sakallarıyla, hep küskün suratlıdır.” ama sonrasında tartışır Ruskin ile, onun “Tek beğeni ahlaktır.” sözünden sonra onun ölçüyü kaçırdığına inanır.

Yaşamı ve insanları tuhaf ve inanılmaz buluyor. Romanın sonunda George’un çevresindeki insanların adlarını zikredip onların bu derece benzemezliğine rağmen nasıl bu derece tek bir dünyanın parçası olduğuna dair söyledikleri bence romanın en etkili kısmı. George’un duygusal yaşamıyla hiç bir ilgisi olmayan komşusu Strunk ailesinin varlığı örneğin,  onun yaşam üzerine daha fazla düşünmesini sağlıyor. Bu çok sıradan insanların romanda bu kadar çok yer kaplamasının nedeni onun dışarıya açılan penceresi olması. Kenefin penceresini de bu anlamda bir metafor olarak okuyabiliriz. Edebiyat dersi vermesi de onun edebiyat dahil birçok konu üzerinde düşünmesini, fikir üretmesini sağlıyor.

Duygusal dünyaya tekrar dönersek. George’un hayatındaki dört isim artık yaşamda olmayan on altı yıllık sevgilisi Jim, yıllardır sevgilisi olan Charlotte ve Jim olmadığı için onun boşluğunu doldurmaya aday Kenny ile beraber yaşamının dörtlü bilinmeyenli bir denklemini oluşutururlar. Hepsi ayrı bir gediği dolduruyor romanda. George’un onlarla olan diyalogları da dolu doludur. Atışmalar, zihin okumaları, espriler, yüz ifadeleri, parlama ve sönme örüntüleri hepsi birden okumayı keyifli hale getiriyor. Finali George’un Kenny ile yapacağı şeklinde bir tahminde bulunmuştum romanı okurken. Dikkat spoiler olabilir. Ama tahminin isabetli olup olmayacağı sonucu bende saklı olacak.

Buraya kadar romanı “ben” yani George’un anlattığı sanılabilir. Doğrudur da. Ama farklı bir teknik var. George romanın hemen başlarında bunu söylüyor bizlere. Kendini kuruyor ve bundan sonra da rolüne uygun davranacağını söylüyor. Romanı üçüncü kişi anlatırken de George’un anlattığı dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır.