Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur

Gölge Konuşuyor:

“Kendimi evimde gibi hissediyorum,” sözü kendimizi güvende hissettiğimizde, bu güvenlik hissinden dolayı kendimizi iyi hissettiğimizde kullandığımız bir sözdür. Ev dünyadır çoğunlukla insanlık için, sığınmıştır oraya. Bundan dolayı da evini korur insan, tehlikelere karşı savunur. Yine de bir güçlü baba figürü var olmuş evin sürekliliğinde. Baba ocağı denilmiş bu sebepten. Hep yanan, hiç sönmeyen bir ocak. böyle olmak zorunda.ve bir pars

Doğayı kendisi için bir ev olarak gören yaban hayatı ikinci bir eve ihtiyaç duymamıştır. Vahşi diye etiketlediğimiz bu yaşamın kurallarının olmadığını kimse iddia edemez. İşte insanlık doğanın bu yasasına karşı gelmiştir, çoğu zaman da yok saymıştır, bu yüzden de doğal yaşam sanki sadece insan için varmış gibi bir his vardır insanlarda. Doğayla tek taraflı bir savaşı kendinde hak görür. Kimi coğrafyalarda belki böyle değildir. Daha önce okuduğum Kurt Totemi adlı romanda doğayla uyumlu, doğayla alışveriş içinde yaşayan bir Moğol köylüsü vardır. Tarihsel olarak belki bizde de bu zihniyet vardır. Nitekim romanın söz konusu ettiği Şirazlı Bedrettin doğal yaşamın bir ruhu olduğuna inanır, tıpkı animist dinlerdeki gibi. Tabi ki ademoğlu tüm her şeyi doğanın diğer sakinleri gibi koruma içgüdüsüyle yapmamıştır. Kendisine başka türlü bir yaşam kurmuştur insan. Benim büyüdüğüm köyde de, çocukluğumda hatırladığım kadarıyla, doğal yaşamı korumaya dair bir saik yoktu hiçbirimizde.

Bir akıl, bir zeka vardır doğanın kendisinde. Roman böyle düşünmemize neden oluyor. O kadar da vahşi değildir doğa, yerine göre bağışlayıcıdır. Pars hiçbir zaman intikam peşinde değildi. Bu yüzden de sebepsiz yere size zarar vermesi beklenememezdi. Romanın artık bir yetişkine dönüşen baş karakteri de nihayet anlamıştı bunu. Parsın kendisine nasıl bir dünya kurduğunu, ve kuralları olan bir dünya kurduğunu nihayet anlamıştı. Tek başına olmasına rağmen, kendini mutlak bir yalnızlık ortamında hissetmiyordu pars. Doğayı kendisiyle dolduruyordu, kendi kokusuyla, kendi parçalarıyla.

Sanırım roman bir duyarlılık geliştirme amacında olduğu için, öyküyü zenginleştirecek ayrıntılara, yan metinlere, ayrıntılı tahlillere başvurmamış. Bu haliyle de bir gençlik, daha ziyade de bir ilkgençlik romanı gibi. Baş karakterin yaşı nedeniyle de böyle düşünebiliriz. Romanı bu derce sınırlamanın bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü Faruk Duman daha önce okuduğum İncir Tarihi adlı romanında neler yapabileceğini göstermişti. Bir armağan kitap olduğu için de aramağan kitapların sıkıntıları bu kitapta da var. Bu bakımdan armağan kitapları ayrı bir kategoride değerlendirmek lazım. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Bir Bilim Adamının Romanı adlı romanlarını birbiriyle kıyaslamamak lazım. Üstelik taze bitirdiğim roman başka bir canlıya armağan, Anadolu’nun son parsına…