Hep Eve

Gölge Konuşuyor:

Öykülerle ilgili uzun bir değerlendirme yerine neden bu öyküleri sevdiğimi kestirmeden tarif etmek istiyorum. Umarım fazla uzatmam. Anlatmakta zorlandığımı söylemeliyim. Şu an bile kitabı anlatacak kelimeleri bulmaya çalışıyorum. Öykülerin neyin alegorisi olduğu ve kullanılan metaforlar ile yapılan göndermeler üzerinde dururdum ama bunlar kitabı bir başıma sevmem için yeterli değil, üstelik başka yapıtlarda bunların daha başarılı olanları var. Öyküleri sempatik buldum, sıcaklık akıyordu öykülerden diyemiyorum. Kısmen doğru bu ama bazı öyküler tam tersine gotik havasında. Öyküler sık örülmüş. Türk öykücülüğündeki içine sızmam için  bırakılan boşlukları bulamadım… Bunun yanında tuhaflıklar, ilginçlikler, sürprizler de var ama bunlar bir başına beni etkileyen şeyler değil. Örneğin öykünün birinde olağan yaşamlarını sürdüren Anna ve Hein’in odalarına pencereden bir kumru girer. Kumru bir sürprizdi ve öyküye ilginçlik katacağı belli. Ama girmeseydi de olurdu ben yine o öyküyü severdim. Çünkü hatibin ifade gücü beni etkiliyordu… Bu kitabı okuması için dostlarıma önersem çoğundan negatif yorumlar gelir muhtemelen. Şunu diyeceklerdir: “Çok fazla bir şey olmuyor.” Oluyor ama az. Anlatının artısı olanlar değil anlatımın güzelliğiydi bence. Edebiyat söz konusu olduğunda bu son dediğimin eksik olması kabul edilebilir bir şey değil zaten. Çeviri bir eser için bunları söylediğim için de burada çevirmeni de alkışlamak zorundayım…  Özetle güzel bir kitaptı, güzel anlatılmış. Harika betimlemeler var. Kıvrak bir dil, berrak bir anlatım. Tüm söylemek istediğim buydu aslında .Lafı biraz dolaştırmak zorunda kaldım…  İfadenin güzelliği dedik. İşte kitabın son cümleleri: “Berrak gökler görmek istiyordu, tatlı kokulu bir bozkır. Eğer gözlerini kapatırsa bir kurbağanın sesini duyabilirdi, sadece tek bir tane, çitin ötesinde akşam şarkısına başlayan.”