İncir Ağacının Ölümü

Gölge Konuşuyor:

Erendiz Atasü öykülerini Gülünesi Öyküler, Buruk Öyküler ve Karanlık incir ağacınınÖyküler diye üç kategoriye ayırmış. Ama benim ruh halime karanlık öyküler daha iyi geldi. Villas-Matas demişti galiba ‘dertlerimden uzaklaşmak için başkalarının acılarına yelken açarım.’ Burada Susan Sontag’a da selam göndermek gerek ayrıca..

Özellikle 8 Mart günü okuduğum Özlemek ve Torun adlı öyküleri, günün ruhuna uygun olduğu için mi bilmem ama  çok sevdim. Kayma’da da hayata dair önemli felsefi tespitler ve denemeler olduğu düşüncesindeyim. Bu açıdan üzerine en çok konuşulacak öykü belki de Kayma’dır. İki kadın, Meriç ve Esin çocukluktan beri arkadaştır ama ayrı ayrı kutupları temsil ediyorlar. Bu daha ziyade bir zorunlu arkadaşlıktır. İkisi de özellikle de Meriç içine kapanık, ilişki kurmakta zorlanır. Öykünün çarpıcı sonunda hayata soldan bakan Esin’in içine dertakıl olan, onu yaralayan; başarısız bir çocuk olup sonradan başarılı bir iş kadınına dönüşen Meriç üzerinde hiçbir etkisini olmadığını düşünmesi olmuştur.

Tüm öykülerde dil zenginliği ve ifade becerisi üst seviyede. Buruk öyküler de güzeldi. Ama Gülünesi Öyküler’den daha az hoşlandım. Bunda belki yazarın bana ters gelen seçkinci dünya görüşü olmuştur. Mesela Zebercet karikatürize edilmiş bir karakterdir bence. Saf ve iyi niyetli ama cahil ve tutucu. Yazarın ‘muhafazakar anadolu köylüsü’ olarak adlandırdığı bu karakter bana daha ziyade ‘kürt’ ve toplumdaki küçümseyici tabirle ‘kıro’ tiplemesini çağrıştırdı. Öyküde de görüldüğü gibi bu gibi adamlar paraya pula bulaştı mı asıl foyaları o zaman ortaya çıkıyor, tehlikeli olabiliyorlar. Kısacası köy menşeli küçük burjuvaya karşı, cumhuriyetin seçkinci orta sınıf aydını savunulmuş…

Kitabın Sayfalarından:

… Geriye bakınca, anılan dönemlerde Meriç’e yönelik duygu kanallarının tıkalı olduğunu görebiliyor. Öyle tıkalı ki, Esin o zaman bunun farkında bile değil. Çocukluğu çoktan kanatlarının altında, aşağılarda, çok aşağılarda kalmış, uzak ve silik bir ülke… Esin orta yaş başlarında, uyumsuz evliliğini bitirmiş, yeni bir sevdaya yönelmiş pupa yelken, taze başlangıçların rüzgarıyla dolu. Evliliğin ikiyüzlülük çamuruna saplanıp kalmışların iç dökmelerini dinleyemez. Faşizan dönemler ülkenin  temellerini çatırdarken, hiç etkilenmeden paracıklarını saymayı sürdürmüş bir iş kadınıyla yeniden arkadaş olmak… Mümkün değil! Mektup yazı masasının dolu çekmecelerinden birinde unutulmuş…

Bu temelli unutuş sürecine kadarsa, başkaları Meriç’i benmerkezci, vefasız ve çıkarcı bulurken, arkadaşını savundu. Söylenenlerde doğruluk payı  olduğunu için için biliyor, bu bilgiyi gerilere itebilmek adına, büsbütün toz kondurmuyordu arkadaşına. Meriç sıra dışı bir kadındı. Esin de öyle. Her ne kadar sıranın farklı uçlarına yakın dursalar da. Meriç kadınlık  çemberinin merkezine konuşlanmış gibi görünmeyi başarsa bile, aslında kıyısındaydı, kim bilir belki de dışındaydı ve bilmiyordu, belki de biliyordu.

Gerçeklik ne tuhaftı! Yekpare değildi. Fil gibiydi. Kimisi hortum, bazısı sütun, kimisi duvar sanırmış ya fili…

Fil eğretilemesini beğenmedi Esin. Geçirgen zarlarla ayrılmış, farklı yoğunlukta, farklı derinlikte, irili ufaklı havuzların bileşkesiydi, gerçeklik. Havuzun en derin, en yoğun noktasında mutlak bir izlenim ediniyordu, kişi; geçirgen sınırlara yaklaştıkça, izlenimler hafifliyor, çeşitleniyordu. İşte tam oralarda, havuzların tümüne açılan bir bakış açısı yakalayabiliyordu kimileri arada sırada; pek çabuk kaybolan bir açıydı bu; çeşitlilikte dağılıyordu. Orta yaşın sonlarına doğru, Esin’in bu bakış açısını ele geçirebildiği anlar sıklaşmıştı. Ama, işte gene bile bile lades diyor, Meriç’le ilgili, kadının kişiliğinin tümüne ulaşan bakış açısının, mutlaklaştığı an gerçeklikten hayal bölgesine aktarılacak bir yoğunluğun özlemi uğruna, düşler, anılar ve ümitler arasında dağıldığını görmezlikten geliyordu. (Kayma adlı öyküden)

Tanıtım Bülteni:

Türk edebiyatının üzerine en çok çalışma yapılan yazarlarından biri olan Erendiz Atasü, İncir Ağacının Ölümü ile on yıldan sonra yeniden bir öykü kitabıyla çıkıyor okurlarının karşısına. Bir aydının sorumluluk dolu duruşuyla duyarlılığın birleştiği bu öykülerde Atasü, karmaşık akışın ardında gizli olan yalın gerçeği çekip çıkartıyor ve okurun önüne seriyor.

Usta bir kalem tarafından yazılan bu öyküler, günübirlik, küçük çaresizlikler ve kötülüklerle örülen dünyanın içinde birer anlık derin nefesler gibi. Aslında kolayca baş edilebilecek gibi duran ama bir türlü o adımı atmamıza olanak tanımayan bu dünyanın anlamlarını en derinden, yeniden sorgulayan Erendiz Atasü, öykülerini özlemiş olan okurlarına bir armağan gibi sunuyor.

İncir Ağacının Ölümü, bir solukta okuyacağınız ama uzun süre etkisini taşıyacağınız bir öykü kitabı.

“O kadar sağlam unutmuştu ki, incir ağacının başına gelene en çok, Nuran ve Fikret’ten bile çok bahçıvan yandı, ağaca kimin kıydığını -Hanife’den bile fazla- o merak etti.”