Dikbaşlılar

Gölge Konuşuyor:

On yedi yaşını geride bırakalı on yıllar olmuş. Çok fazla hatırlamıyorum o yaşımı. Sefil birini hatırlıyorum. ‘Sefil Bilo’ diyen de olmuştu. On yedi aslında güzel bir yaş. Tekrar bir dengeye kavuşuyor insan. On beşin savrukluğu pek tara0019yok o yaşta. Romanda on yedi yaşındaki Alex’in hikayesi anlatılıyor. Yazar Enrico Brizzi de kitabını yazdığında henüz yirmili yaşlarında olduğu için, Alex’in  o yaşta sahip olabileceği ruh halini iyi yansıtmış. Öğütler, sevgililer, arkadaşlar, filmler, müzikler vs. sayesinde Aleximiz kendine bir rota çiziyor. Şimdilerin eğitimci diliyle ‘kendisini yapılandırıyor’ ya da yeniden yapılandırıyor.  MTV izlemek, bisiklete binmek, Sex Pistols, De niro’nun Kızgın Boğa’sı, Snap ya da Blues Brothers vs. hep kendi tercihi. Bir de kendi tercihi olmayan nesneler kuşatmasından bahsetmek gerekir. Televizyon, bilboardlar, reklamlar, uyuşturucu, siyaset, ekonomik durum, marka fetişizmi vs. gibi dışsal süreçlerin de onun hayatına etkisi oluyor tabi ki. Aksiliği üzerinde olan Alex son saydıklarımın bir çoğuna karşı mesafeli ve şüphe ile bakıyor. Yine de bunların onun biçimlenmesine katkısı yok denilemez.

O yaşta insanın bir sevgilisinin olması her şeye bedel ama. Adelaide gibi başka heriflerin de gözünü ayırmadığı bir sevgili ister istemez Alex’in dünyaya bakışını farklılaştırıyor. Adelaide nam-ı diğer Aidi’nin bizim oğlanın özgürleşmesinde birinci dereceden bir katkısı olduğunu söylemekle abartmış olmayız.

Özetle bizim Alex’in hikayesi eğitim psikolojisi veya gelişim psikolojisi uzmanları için de bir örnek   inceleme olabilir. Dikbaşlılar bir özgürleşme ve kimlik oluşturma sürecine odaklanıyor baştan sona, sorgulatarak ama…

Kitabın Sayfalarından:

O yıllarda Alex uyuşturucunun yasallaştırılması gerektiğine içtenlikle inanıyordu. Çünkü eğer uyuşturucu yasal olursa, Mafya elini oralardan çekmek zorunda kalacaktı.Öte yandan; bizim siyasal kuramcımızın okulda aldığı notlar iç karartıcıydı, arada sırada şansın yarım yamalak yüzüne güldüğü de oluyordu. Öğretmenlerden bir-ikisinin mankafalı diğer punklarla birlikte onu da kapı dışarı etmeye bayılacakları kesindi, hele kapıcılar yeni badanalanmış tuvaletin duvarlarında çiçek gibi açan karalamaları ‘R-ot-ar-yen kafalardan sakının’ gibi yüce mesajları, kızlar tuvaletinin kapısının arkasına fosforlu kalemle yirmi beş santimetre boyundaki harflerle yazılmış ‘Alex sizi gözlüyor’ türünden açık seçik mesajı bir bulsunlar, iyice zıvanadan çıkacaklardı.Aidi, sınıf arkadaşları ve adından söz etmeye değmeyecek beş para etmez kimselerle Prag’a kısa bir gezi yapacaktı.
Yolculuk hazırlıklarına girişeli nice olmuştu. Başlarında, yüreği heyecandan pır pır ettiren, saman kafalı, bunalımın eşiğinde geç ergenlik çağının çılgınlığını yaşayan bir rotaryen olacaktı.Bizimki geziye gidemiyordu, çünkü onun sınıfına gözetmenlik edecek birini, böyle hiçbir işe yaramaz boktan yaratıkları sürüyecek bir çobanı bulamamışlardı.
Hey!
Bay Alex D’nin manyetik arşivinden. Öğretmenlerden nefret ediyorum. Yeterince öğüt dinledim, anlaşıldı mı? Boktan öğütler yetti artık, baylar. Bundan böyle öğüt vermek yasaklanmıştır. Bu kadar. Bitti.Derken güzel bir günün sabahında Latince ve Yunanca öğretmeni sınıfa gitar ve flüt eşliğinde Catulus’un şiirlerinin söylendiği bir albüm getirdi, ardından bıkkınlık uyandıracak bir biçimde kendinden geçerek Ölümsüz Aşk üzerine söylev çekti. Yanında da savaş öncesinden kalma Victrola marka bir gramofon getiren bir teknisyen vardı, albümü bu adam çaldı. Flüt eşliğinde yavan sözler, arkadan gelen durağan patlamış mısır sesi. İnanılmaz ölçüde mide bulandırıcı bir öksürük şurubuydu sanki.Ardından, bütün albümün tadına baktıktan sonra öğretmen biz öğrencilere şurubu nasıl bulduğumuzu sordu. Sınıftaki bazı dangalakların az önceki dinletiden çok hoşlandıklarını yüzlerinden anlayabilirdiniz, aman tanrım, ne deseler beğenirsiniz: Albümü bir daha dinlemek istediklerini. Yirmi dakika daha süren çatlak seslerden sonra pikabın iğnesi plaktan kalkıp yerine oturmak üzereyken, yaşam boyu bakirelerden Morelli ile Musiani, bu olağanüstü yapıtı eve götürüp odalarında ya da her neredeyse dinledikten sonra, arkadaşlarına armağan etmek üzere kasete kaydedebilirler mi, diye sordular: Tanrım, sen bana sabır ver.

Bana ne ya! (sf. 101-102)

Reklamlar