Haliçli Köprü

Gölge Konuşuyor:

Geç de olsa Emine Sevgi Özdamar ile tanışmak iyi oldu. Hayat Bir haliclikopru_3384_56551Kervansaray’ı beğenmeseydim, bu kitabı da okumayacaktım muhtemelen. Haliçli Köprü’yü daha çok sevdim. Önemli bir kayıp olurdu bu kitabı okumamak.  John Berger’de önsözde, ‘yorumlanacak fazla bir şey yok, Emine Sevgi Özdamar’ın yazdıklarını seviyorum’ diyor…  Edebiyatçının en önemli yanı kendine özgü bir dil yaratmak, anlatılan şeyler birbirine benzer zaten, farkı dil yaratır. Emine Sevgi Özdamar’ın dili ironik ve kışkırtıcı. İlknur Özdemir gibi deneyimli bir yayıncı ve çevirmenin Almanca’dan çevirisi Haliçli Köprü. Çeviri bir kitap olduğuna inanmak güç gerçekten. Aynı ifadeleri  Hayat Bir Kervansaray için de kullanmıştım galiba….

Berlin, Paris, İstanbul ve Hakkari hikayeye ev sahipliği yapan şehirler. Dillendirildiğinde ciddileştiğimiz, titrediğimiz, hazırola geçtiğimiz değer ve semboller ironinin dolayımına sokulmuş. Zaman zaman Alman’ın, Fransız’ın değerleri de, evrensel denilen değerler de, büyük  anlatılar da, bu dolayıma sokuluyor. Hikayenin genç kızının batılılaşma sancıları çektiği söylenemez, kendini fazla sıkmıyor, savruluyor oradan oraya. Hiç bilmediği dilin tercümanı oluyor daha sonra. Güzel gülüşü sayesinde karşı cinsin dikkatini çektiğinin farkında. Bazı tabuları var onun da hepimiz gibi. Kapanmıyor işte, atılgan, bundan dolayı ister istemez tabuları değerleri erozyona uğruyor. Elmasını da macerasının Avrupa ayağında kaptırıyor.

Bir Yorum (Hayati Roman; Sabitfikir):

Sanatçı sıradan faniden farklı bir insan türüdür. Aynı olayların içinden geçsek, aynı zamanı ve mekanı paylaşsak bile, o, benim göremediğimi görür, görmekle kalmaz sözcüklere döker, resmini çizer, müziğini besteler, sahnede yeniden canlandırır. Kimi zaman bir kâhin gibidir; olmakta olanın sıradan insanın farkedemediği detaylarını ve boyutlarını eserine yansıttığında, bizim belki de yıllar sonra farkına varabileceğimiz bir gerçeklik resmi çizmektedir. Bu yüzden kimi sanatçıların değerleri ve önemleri yaşadıkları zamanda yeterince bilinmez. Sanatçı ile eseri dolayımıyla bir ilişki kurarız, ister istemez eserinden algıladıklarımız ile onu kurgulamaya başlarız. Emine Sevgi Özdamar’ı yaşamıma güçlü bir şekilde dahil eden ilk kitap Ece Ayhan ile mektuplaşmalarını ve anılarını aktaran “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” idi. Bu kitabı yayına hazırlayan Gültekin Emre’ye ne kadar teşekkür etsek azdır. Bir yandan Ece Ayhan gibi edebiyatımızın şahikalarından birisini daha yakından tanırken, öte yandan belki uzaklarda olduğu için bu topraklarda değeri yeterince bilinmeyen E. Sevgi Özdamar mucizesi ile tanıştırır bizi.

Özdamar’ın “Haliçli Köprü” kitabı Almanca yazılmış, 2004’te Almanya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Heinrich von Kleist ödülüne lâyık görülmüş. 2008’de İlknur Özdemir’in harika çevirisi ile Türkçe’de boy göstermiş. Bizi anlatan bizden birisi olduğu, çeviri de başarılı olduğu için sık sık bir çeviri kitap okuduğunu unutuyor, herhalde Özdamar da Türkçe yazsa böyle yazardı diye düşünüyor insan.

Müthiş bir otobiyografik roman bu. Kitaba bir önsöz yazan John Berger’in vurguladığı gibi Özdamar “sabaha kadar masal anlatan, karşı konulmaz bir anlatıcı.” Anlatısı müthiş bir tempo ile başlıyor ve sayfalar ilerledikçe ne zaman yorulacağını, anlatının ne zaman bir ara vereceğini, kurulaşacağını, can sıkacağını beklemeye başlıyorsunuz ister istemez. Roman gibi oylumlu bir anlatı sanatında tempoyu hiç düşürmeden, özgün bir üslubu oturtarak adeta maratonu yüz metre temposu ile koşmak çok zordur. “Haliçli Köprü” ise sizi peşinden nefes nefese koşturacak bir anlatı. Üstelik sanatçının dünyayla kurduğu ilişkinin farklılığının bir belgeseli niteliğinde. Türkiye’nin yakın tarihinin, 60’lı ve 70’li yılların gündelik hayatının, sanatçı çevresinin, Almanya’daki Türkiyeli işçilerin, 1968’in, 12 Mart’ın paha biçilmez bir belgeseli niteliğinde ama edebi, büyülü bir belgesel. İnsana ister istemez Marquez’lerin büyülü gerçekçiliğini anımsatıyor. “Haliçli Köprü”nün insanları belki de Marquez’in insanlarından daha gerçek ama en az onlar kadar büyülü. Ve yine insan ister istemez büyünün insanlarda mı yoksa onlara bakan gözde mi olduğunu düşünmeden edemiyor. Özdamar’ın büyülü algısı ve bakışı, edebiyatımızda şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir tablo yaratıyor.

Romanımızın kahramanı tiyatrocu olmak isteyen bir genç kızdır. Okulunu bırakır ve tiyatrocu olmak için 1966 yılında Almanya’ya işçi olarak gitmeye karar verir:

“Okulu bırakmak zorunda kaldım. Annem ağladı. “Şimdi sana Shakespeare’in ya da Moliere’in yararı olacak mı? Tiyatro hayatını mahvetti.” “Tiyatro benim hayatım, hayatım kendi kendini nasıl mahveder ki? Jerry Lewis de liseyi bitirmemiş, ama onu seviyorsun anne. Harold Pinter de tiyatro yüzünden okulunu bırakmış.” “Ama onlar Jerry Lewis ve Harold Pinter.” “Ben tiyatro okuluna gideceğim.” “Başaramazsan mutsuz olursun. Açlıktan ölürsün. Okulunu bitir, yoksa baban sana para vermez. Avukat olabilirsin istersen, konuşmayı seviyorsun. Avukatlar da oyuncular gibidir, ama açlıktan ölmezler, ne dersin? Liseyi bitir.”
“Adi olmayan cinsten bir ruhum,” diye yanıtladım onu.
“Sen beni eşek yerine koyuyorsun ve korkutmak istiyorsun, sanki can düşmanınım senin, eziyet edip beni öldürmek istiyorsun Belki suç bende, ama ben senin annenim, sabrım taşmak üzere benim.”
Ağladı. Yanıtım şöyle oldu: “Alaycılığınızı, küçümsemenizi gözyaşlarınızın altına saklayın bakalım.”
“Kızım, korkunç asisin, üstelik çok gençsin.”

“Hayır, hayır anne, güvenemem yapamam.
    Nefret edilesi yüzlerinize artık bakamam,
    Sizin dövüşmeyi bilen elleriniz varsa,   
    Benim de iyi koşan uzun bacaklarım var!”

Ve iyi koşan uzun bacaklar Berlin’e kadar koşarlar. Romanın ilk yarısı 1960’ların ikinci yarısında Batı’nın hikâyesidir, yani göçmen işçilerin, 1968’in, cinsel özgürlük rüzgârlarının, kimilerine göre devrim’in sonunun, kimilerine göre ise devrim’in gerçek başlangıcının. Kızların elmasları vardır, elmaslarını gezdirirler, ve ondan  kurtulmak isterler. “Komünist yurt müdürümüzün Ataman adında yakın bir arkadaşı vardı. Biz otobüsten inerken karda kayıp düşmeyelim diye bize elini uzatırdı, biz kıkır güler, ama onun elini tutmazdık. O zaman o da güler, “Elmaslarınız mı kaybolur elinizi verseniz, ha?” Elmaslar, elmaslar, kızlar, elmaslarınızı verin!” derdi.

İkinci bölümde Doğu’ya, İstanbul’a döneriz yüzümüzü. Almanca öğrenmiş, Avrupa’yı görmüş, elmasını vermiş bir genç kız rehberlik eder bize. 1968 rüzgârı Türkiye’de de esmektedir. Güneydoğu sınırındaki yoksullara yardım etmek için çıktığı yolculukta kadınlar “Avrupa görmüş” bir kızın vücudu nasıl oluru merak edip onu hamama davet ederler. Onat Kutlar’ın Sinematek’inde tiyatro okulunu bulur, rıhtımdaki  Kaptan’ın meyhanesi Sinametek sonrasında şairlerin, entelektüellerin, solcuların buluştuğu mekândır. Boğazdan meyhaneyi adeta sıyırarak geçen vapurların kaptanlarına kadeh kaldırılır. Sürrealist bir gençlik grubu bile vardır, çarşaflara sarınarak otururlar ve sürrealist metinleri okurlar, annelerinden çarşafları kirlettikleri için fırça yerler; sigara Sosyalistler için olmazsa olmazdır.

TİP’in meclise girişi, islamcıların solculara saldırdığı Kanlı Pazar, sol hareketin bölünüşü ve değişik gruplaşmaların ortaya çıkışı, 12 Mart, tabii ki gözaltılar, işkenceler, Deniz Gezmiş. Vedat Demicioğlu’nun ölümü üzerine üniversite koridoruna yatıp ağlayan Deniz’in koridoru ıslatan gözyaşları… Amerikalı askerleri kaçıran ama onlara kıyamayan Deniz, Hüseyin… İyilerin ve kötülerin mücadelesi.

Tiyatrocu, oyuncu, edebiyatçı  Sevgi Özdamar’la daha önce tanışmadı iseniz, bir an önce tanışın, her satırda tepeden tırnağa büyük bir sanatçıyı, çok özel bir insanı, gerçek bir radikali hissedeceksiniz. O, bu dünyaya yanlışlıkla düşmüş bir melek olmalı.