Uğultulu Tepeler

Gölge Konuşuyor:

Nefret. Bu duyguyu en iyi Shakespeare işler diye biliyordum. Emily Bronte’nin de geri kalır yanı yokmuş aslında. Duygular bazen o kadar yoğun yaşanır ki onları dile sığdırmak, kelimelerle anlatmak mümkün mü, insanuğultulu şüphe ediyor. Nefret duygusu Uğultulu Tepeler’de, Shakespeare’deki kadar şiirsel olmasa da etkili bir şekilde yansıtılmış… Uğultulu Tepeler bir nefret romanı gerçekten.  Roman, bu duygunun ne kadar yıkıcı olursa olsun asil ve yüce bir duygu olduğunu düşünmemize vesile oluyor. Günümüz romanında böylesine yoğun duygulara rastlamıyoruz. Çünkü günümüzün putu çıkardır. İnsanlar nefretinizin faydasız olduğunu  düşünüyorlar. Sana ne faydası var diye soruyorlar. Kimilerine göre de nefret ilkel bir duygu. Ben nefretin sevginin çocuğu olduğuna inananlardanım. Calvino’dan sözünü devralarak, evet, klasikleri okumalıyız diye düşünüyorum, bir duyguyu ele alış biçiminden dolayı. Zaten epeydir klasik roman okumadığım farkettim. İyi oldu. Tazelemiş oldum.

Heathcliff’in duygusu ne kadar korkutucu olursa olsun, roman boyunca onu zihninizde meşru görüyorsunuz, baltalı katili meşrulaştırdığımız gibi. Bu kör bir nefret değil. Nefret nefreti doğuruyor. Heathcliff üvey bir evlat. Üvey evlatlar, öz evlatlar tarafından istisnalar dışında sevilmezler. Karşı tarafın nefreti Heathcliff’e zarar verince, nefrete bir de kin duygusu eşlik ediyor. Romanın gerilimi de bu sayede katmerli hale geliyor. Nefretin nesneleri bu hayattan göçseler dahi nefret devam ediyor, bu sefer de onların çocuklarına yöneliyor… Susan Sontag, barış yapmak arızalı beyinlere özgüdür, der. Ben de diyorum ki nefret müzakere edilebilir bir duygu değildir asla…

Kitabın Sayfalarından:

İlk konuşma sırasında bakışlarını kaldırmış olan Heathcliff, bu sonuncuyu duyunca alaylı alaylı güldü.  Böylece, Edgar Linton’ın dikkatini kendi üzerine çekmek istiyordu. Bunu başardı da. Ama ne yazık ki,  Edgar öfke gösterileriyle onu eğlendirmeye niyetli görünmüyordu.

Sakince: «Size şimdiye kadar dayandım,» dedi, «ama, aşağılık ve zavallı bir yaradılışta olduğunuzu  bilmediğimden değil. Bu halinizden yalnızca sizin sorumlu tutulmamanız gerektiğine inandığım için  dayandım. Üstelik, Catherine de sizinle arkadaşlığını sürdürmek istiyordu. Ben de, aptal gibi, bu isteğe  boyun eğdim. Sizin varlığınız en dürüst insanı bile karalayabilecek güçte etkili bir zehirdir, işte bu yüzden  de, daha kötü sonuçları şimdiden önleyebilmek için, bundan sonra sizin bu eve gelmemenizi, şimdi de  derhal çıkıp gitmenizi istiyorum. Üç dakikalık bir gecikme, bu işin zorla, üstelik yakışık almayacak  biçimde çözülmesine yol açacaktır.»

Heathcliff karşısındakini baştan aşağı alaylı bakışlarla süzdü.

«Cathy, bu senin kuzu insanı bir boğa gibi tehdit ediyor,» dedi. «Kafatasını benim yumruklarımın parçalaması tehlikesi var. Tanrı tanığım olsun, Bay Linton, yere serilmeye bile değmeyecek bir insan olmanıza ben sahiden çok üzüldüm.»

Efendim, koridora doğru baktıktan sonra, adamları çağırmamı işaret etti… Teke tek dövüşmeye hiç de niyeti yoktu.

Verilen işarete uydum. Catherine bir şeylerin döndüğünden kuşkulandığı için, ardımdan geldi, tam ben  adamları çağırmaya hazırlanırken tutup beni geri çekti, kapıyı hızla kapatıp kilitledi.

Kocasının öfkeli, afallayan bakışlarına da: «Yağma yok!» diye yanıt verdi. «Ona saldırmaya cesaretin  yoksa, ya özür dile, ya da ondan dayağı yemeye katlan. Bu da seni olduğundan daha kabadayı görünme alışkanlığından vazgeçirir. Hayır, anahtarı sana vermektense onu yutmaya razıyım, ikinize de iyi davranmamın ödülünü ne güzel alıyorum! Bir haftadır, birinin güçsüz, diğerinin kötü yaradılışına boyun  eğdiğim için teşekkür yerine ahmaklık ölçüsünde saçma iki nankörlük örneğiyle karşılaştım. Edgar, ben  seni de, kardeşini de koruyordum. Benim hakkımda kötü şeyler  düşündüğün için Heathcliff’in seni öldüresiye kırbaçlamasını isterdim.»

Tanıtım Bülteni:

Dünyanın en iyi kadın yazarlarından Bronte kardeşlerden Emily’nin başyapıtı Uğultulu Tepeler, dünya sinemalarında da çağdaş örneklerle yansıtılan tehlikeli bir aşk hikayesini anlatıyor. Emily Bronte, bu romanı ölümüne bir kala tamamlamıştı. 19. yüzyıl İngilteresi’nde zengin Earnshaw’ların kızı Catherine ile evin beslemesi Heathcliff’in imkânkız birlikteliklerinin, aşktan öte, derin bir tutkuya dönüşmesini Emily Bronte güçlü bir dille aktarıyor. Earnshaw ailesinin kâhya kadını, Bayan Dean’in ağzından anlatılan romanda, geri dönüş ve zaman sıçramalarıyla Heathcliff’in çok genç ölen büyük aşkı Catherine’e duyduğu tutkulu aşkı ve Heathcliff’in kendisini yaşamdan soyutlaması dile getiriliyor. Roman aynı zamanda Victoria Dönemi İngilteresi’nin kusursuz bir belgeseli olarak da değer taşıyor. Romantizm akımının güçlü bir örneği olarak da kabul edilen Uğultulu Tepeler, özgünlüğü açısından günümüzde bile en iyi romanlar arasında sayılmaktadır.