Modern Kültürde Çatışma

Gölge Konuşuyor:

İçindekiler:

  1. Modernite – İlk Modernite Sosyologu (David Frisby)
  2. Modern Kültürde Çatışma
  3. Sanat Sergileri Üzerine
  4. Metropol ve Tinsel Hayat
  5. Moda Felsefesi

George Simmel’in birbirinden bağımsız görünen dört makalesi ile hakkında yazılmış bir yazı barındırıyor kitap. Gerçekten Simmel’in felsefesini güzel özetlemiş David Frisby. Simmel’i merak edenlere ve hakkında hiçbir şey okumamış olanlara Frisby’nin bu çalışması şiddetle önerilir. Birbirinden bağımsız dört makale dedik ama Frisby’nin başlığındaki “modernite” tüm diğer başlıkların da, tüm Simmel felsefesinin de anahtar sözcüğü. Sosyolojinin kurucularından Simmel’i, Weber ve Durkheim’den ayıran en önemli tarafı modernite üzerinde durması. Bu bakımdan İletişim’in bu eseri sanat-hayat dizisi içinde yayınlaması isabet olmuş. Modernite sanat ve mimarideki dönüşümü kalıcılaştırma çabası olduğundan bu kitapta daha ziyade Simmel’in moderniteye katkısını göreceğiz. Frisby’nin çalışmasındaki yöntem sorunu adlı başlıkta da Simmel’in bakış açısını sözünü ettiğimiz diğer filozoflardan ayıran kısmı açık edilmiş. David Frisby de zaten onu modernitenin ilk filozofu olarak etiketlemiş. Frisby de türkçede yayınlanmış fakat bu kitabın kapsamında olmayan diğer eserlerin de özetini çıkarmış burada. özellikle benim de okuma programımda olan dev eseri Paranın Felsefesi’ne geniş yer ayırmış.

Sanat daha ziyade klasik üzerine şekillendiği için, yeni, gelip geçici, kabına sığmayan sanatsal üretimin ebedileştirilmesi isteği Baudelaire ile başlayan bir süreç, bu süreci ilk kuramsallaştıran filozof da haliyle Simmel’dir. Sonrasında Benjamin’in katkılarıyla da bu felsefe gözden geçirilmiştir. Frisby’nin notlarında tüm bunlar mevcut. Özellikle beşinci bölümde göreceğimiz gibi moda ile modern sanatın ilişkisi ve ayrımı da netleştiriliyor. Benjamin’in de söylediği gibi Simmel modern hayatın ebedi kıldığı tarzları çözümlemek çabasındadır.

Simmel, zamanda ve mekanda fragmanlara  ayrılmış toplumu ince ilmekler vasıtasıyla işlemekte. Bu sayede toplumsal gerçekliğin bütününe ulaşmayı hedefler. Bunun için de çok derine inmeye gerek yok yüzeyde, mostra vermiş unsurlar işi görmekte. Ama toplum hayatında bir ritmin bulunmaması, her alanda görülen istikrarsızlık söz konusu olduğunda başka unsurları, mesela para felsefesini işin içine sokar. Bunu yaparken de kapital dünyadaki girişimlerin organizasyonuna ve buna bağlı olarak da kent ya da metropol insanı kavramlaştırılır. Üretimin dolaylı süreçlerini Marx gibi yerinde incelemez, daha ziyade bunun toplumsal tezahürü ile ilgilenir. Bu andan itibaren de Simmel felsefesi sosyal psikolojiye evrilir. Arık kendini yarışmanın içinde bulan metropol bireyin psikolojisi bu açıdan önemlidir. Daha bireyci, fiziksel temastan kaçan, değersizleştirici birey. Ona tüm bunları yaptıran da kendini koruma güdüsü. Bu arada Simmel, David Harvey ve Richard Sennett gibi araştırmacılar gibi kentin fiziksel sınırlarıyla ilgilenmez. Sosyolojik sınırlar onun işini görür. On dokuzuncu yüzyıl ile birlikte faaliyete geçen toplu taşıma nedeniyle insanlar ilk defa hiç tanımadığı insanların yüzlerini temaşaya dalar. Artık sokaktan geçeni selamlamak eğer köyden gelmemiş ise kent özelinde tarihe karıştı. Yine de fiziksel temas mekan darlığını da hesaba katarak insanlar arasında zihinsel bir mesafeye neden olur. Birey kentteki mesafe ve kayıtsızlık (tüm hoşnutsuzluğuna rağmen) sayesinde hem kaybolur, hem de daha bağımsız hissedebilir kendisini. Ama yine de yanılsamalarla dolu bir hayattır bu. Bunlardan biri de bir düzenin, bir ahengin parçası olduğu için kendini özgür hissetme yanılsamasıdır. Simmel kişi akıntıya kapılmıştır yüzmesine gerek yoktur sözleriyle belgeler bu durumu… Ben Simmel’in metropol incelemesinin yetkin bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ama Simmel’in bu teknik incelemesini ağ ve labirent olarak değerlendirip sosyolojide yeri olmadığını söyleyenler de olmuş. Lukacs mesela…

Moda felsefesi ile ilgili ontolojik çalışmalar yapmış olsa da Simmel, modayı da kent toplumsallığına dayandırır. Temeli taklide dayansa da, toplumsal eşitlemeye ve ayrışmaya neden olsa da moda üst-belirlenimcidir. Daha ziyade üst sınıfların tekelindedir modadaki dönüşümler ve ziyadesiyle tüketim ve para felsefesiyle ilgilidir.

Hayatın güzelleştirilmesi ile ilişkilendirilse de modanın moderniteye katkısı sınırlıdır. Art novueau ve jugendstil gibi özellikle mimarideki güzellik yaratma isteğini, daha çok dış mekana yönelen stilizasyonu Simmel “zamanın stilsizliği” olarak yorumlamıştır. İç mekanlarda da bu dışarıdaki huzursuzluk, sanat sergileri gibi faaliyetlerle giderilir. Bu durumlar metropol hayatında “bıkkınlığa” neden olsa da bir tür incelme, algı açıklığı yaratır. Ve sanat sergileri artık kamusal zihnin alametlerinden sayılır…