Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog

Gölge Konuşuyor:

Bu tür kitapları okurken aklıma Dostoyevski’nin Delikanlı’sının o aksi baş kahramanı Dolgorikiy gelir. Gerçekten konuşur konuşur ama en sonunda ifade edemediği için kendine kızardı. En sağlıklı olduğu anlar ise söylemek istediklerinin dile sığmadığını düşündüğü anlardı. Bu kitabın konusu da malum, daha önce bir çok eserde dillendirilen kelimeler kifayetsiz kalıyor anlayışıdır. Yani dil elbisesi anlam ve fikir dünyasına dar geliyor. Aslında bu durumda imkansız olan konuşma değil bilme ve gerçekliktir. Bilsek bile bunu konuşma ile ifade edemeyeceğimiz için başladığımız noktaya dönüyoruz.

Kitapta sıkça zikredilen bir kelime var: Paradoks. Bir paradoks da kitabın kendisidir. Başka bir kitap yoktur herhalde kendini bu derece gereksiz konuma düşüren. Ama konuşmadan insanlar anlaşabilir, bir şeyler söyleyebilir. Yine anlatının anahtar sözcüklerinden biri de duyarlıktır. İşte kitabın üzerinde yoğunlaştığı yerdir bu duyarlık noktası. Duyarlık kavramı bu metnin dışarıya açılan noktasıdır. Sanat, şiir ve müziğe buradan geçiş yapılıyor. Bu kavramda insan bir şekilde alıcı pozisyonunda ama sanki zayıf bir kaynaktan besleniyor gibi. Dolayısıyla karakterlerin birbirini etkilemesi, kitaptaki tabirle birbirine akması bu kavram sayesinde oluyor. Özetle bu kitap bu kavram sayesinde var.

Sanat ise gerçekliğin algılanışındaki en önemli ölçüt. Açıklaması zor olsa gerçeklik algısını genişlettiği için düşünceyi de mobilize ediyor, mutlak gerçeklik algısına da ket vuruyor. Bu aslında evrenin kendiliğinden genişlemesi gibi kendinden menkul bir genişleme. “Dünyayla konuşurken mantık kekemedir de sanat su gibi konuşur! Mantık haddini bilmelidir, zira ‘akıl’ onun sınırlarını çizer; duyarlık  ise aklın ve onun kendini beğenmiş cihazı mantığın mümkün değil tanımlayamadıklarını, tanımlama ihtiyacı duymadan, dışavurur, görünür kılar, Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim ‘gerçek’lerimizin üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır.”

Tabi ben burada konuşmaya çalıştığımı sanıyordum, ama değilmiş. Hatta kendi kendime, kendimle konuşuyordum bir gölge olarak. Konuşmayan bir gölgeyi tahayyül etmem imkansız olduğu için alışkanlığım devam edecek. Dilerim ki bu söylenen sayesinde duyarlık geliştirdiğim birileri vardır. Bu sayede egomdaki yarıkları kapatabileceğimi umuyorum. Aksi takdirde herkes kendi dilinde konuşur tezi geçerlik kazanır. En kötüsü bu olur. Dünyanın o ritmine, müziğine katılmamız için birbirimize katılmamız gerekir. Boşuna dememiş Camus, önemli olan özgürlük değil dostluktur.