Derinliğin Keşfi

Gölge Konuşuyor:

Kitabın alt başlığı Modern Japon Edebiyatının Kökenleri. Kojin Karatani incelemesinde modern Japon edebiyatında işlenen temaların arkeolojisini ortaya çıkarıyor. İşlenen karakter ve durumların arketiplerini bulmaya çalışıyor. Ama benim gibi edebiyat okumuş biri için edebiyat tarihi okuması çileli bir okumadır her zaman. Yazarının kitabının bir eleştiri kitabı olduğunu söylüyor sonsöz ya da önsözlerin birinde ama eğer çalışmanın kısaltılmış bir versiyonu olsaydı ben de öyle olduğunu düşünürdüm. Ama bence bu haliyle ancak Japon edebiyatıyla ilgili uzmanlaşmak isteyenlerin ilgisini çekebilir…

Ama yine de ben bana lazım olduğuna inandığım şeyleri ayıkladım. Önce yazarın günümüz japon edebiyatının beş ana temasına işaret ettiğini hatırlatalım. Söz konusu temalar kitap için de bölüm başlığı işlevi görmüş. Bu başlıklar manzara, içsellik, itiraf, hastalık ve çocuk. Bunun yanında kurgulama gücü ile ilgili iki tartışma ve edebi türlerin yokoluşuyla ilgili bir ek bölüm. Ayrıca da önsöz ve sonsözlerin sürüsüne bereket. Yazar kitabın çeşitli dillerdeki baskıları için önsözler ve sonsözler yazmış ve kitaba eklenmiş yazarın sonradan yaptığı açıklamalar ve eleştiriler…

Manzaranın Keşfi’nde Japon edebiyatının genel bir fotoğrafı çıkarılmış. Gelenekle bağını kopartmadan modern bir yapı oluşturulmaya çalışılmış. Klasik dönem Türk yazarları gibi iki uçta değil Japon öykü ve romancıları. Sentez yapmışlar: Daha ziyade resim sanatı üzerinden bir okuma yapılıyor. Özellikle sansui denilen tür esin kaynağı olmuş modern Japon edebiyatçılarına. Resimdeki perspektifin olmaması ya da sınırlı olması durumu edebiyatı da etkilemiş. Şimdi bunu düşündüğümde ikibinlerin öykü ve romanına da yüz yıl önce yaklaşmış Japon edebiyatçıları diyesim geliyor. Evet gerçekten edebiyatın o derece köşeli sözler söylememesi lazım çünkü bu okuru tamamen eserin dışına iter, okur değil izleyici olur..“Kuşkusuz “manzara” sabit bir bakış açısına sahip bir insan tarafından bütünsel olarak kavranan bir nesnedir. Bu yüzden, manzaradan başka bir şey yokmuş gibi görünen sansui resminde aslında “manzara” denen bir şey yoktur.” Şunu unutmadan söyleyelim buradaki göz üçüncü tekil kişinin gözüdür. Ama yine de bu üçüncü kişi içeriden bakma yeteneğine sahiptir…

Aslında klasik Japon edebiyatı betimlemelere dayanıyor. Örneğin haikularda bir buğday ekim hikayesi resmedilir. İnsanın içinin ya da psikolojinin keşfi Soseki ile başlayan modern Japon edebiyatçılarıyla başlamıştır. Freud’u ve Lacan’ı eklemiş, yedirmişlerdir kurguya… Bu durum hem İçselliğin Keşfi hem de Çocuğun Keşfi adlı bölümlerde kendini göstermiştir. Yalnız çocuğun keşfi derken çocuk karakterinin değil çocukça bir bakış açısının ya da çocuksuluğun dilsel ifadesinin bir yansıması olarak düşünülmelidir. Kısa süre önce okuduğum Natsume Soseki’nin Küçük Bey adlı romanında da bu dil hakimdi. Yine ondan önce okuduğum Bir Maskenin İtirafları ise daha ziyade bir bilinç altı okumasıydı…

Aslında benim incelemede en beğendiğim itiraf ile ilgili olan Sistem Olarak İtiraf adlı bölümdür. Ve en çok işime yarayacak bölüm de burası. Soseki’de de görüldüğü gibi bu bir tür o neredeyse konuşma dilindeki gibi çocuksu dil aslında bir tür söz-yazı birliği sağlanmış eserlerde. Evet bunlar konuşma, söz diyebiliyorsunuz yazılanlara. Edilgin, iradesiz karakterler bir çok şeye kayıtsız kalabiliyorlardı gözlemci sıfatıyla… Karatani’nin bu anlamda çok önemli bir tespiti var o da ben-romanın itiraf olmasıdır. Bu tespit kafama cuk diye oturdu diyeceğim, konu ile ilgili başka bir şey söylemeyeceğim.

Yine Karatani, Susan Sontag’ın konu ile ilgili çalışmasını referans gösterek eş zamanlı olarak da hastalığın bir metafor olarak Japon edebiyatına yerleştirildiğinin de ayrıntılarını veriyor. Zamanla söz konusu metafor biçim değiştirmiş ama hep olmuş. İnsanı verem eden şey, insanı kanser eden şeye dönüşmüştür.

Son olarak da ilk bölümü referans alarak Karatani’nin Japon edebiyatının köşeli değil, yuvarlak, bulanık şeyler söylemesini ve şiirin olanaklarıyla roman, roman ve öykünün olanaklarıyla da şiir yazılması nedeniyle de kitaba sonradan Edebi Türlerin Çöküşü adlı bir bölüm eklediğini de belirtelim… Yalnız bu ekler kısmının biraz abartıldığını düşünüyorum. Bu kadar eke gerek var mıydı?