Tarih ve Tekerrür

Gölge Konuşuyor:

“Tarih tekerrürden ibarettir” gibi bir klişeyi akla getiriyor başlık. Bu nispeten doğru olsa da içeriğin nasıl doldurulduğu daha önemli. “Tekerrür”den de ne kastedildiği önemli. Bunlar yapılırken de tarihten ders çıkarılır savına hizmet etmek değil amaç. Zaten kitap bir tarih kitabı da değil. Bir yöntem kitabı daha ziyade.

İktisat bilimi de kendisine düşen bir görev olmasa da ne olursa bir iktisadi paradigmanın ömrü olduğunu söyler. Çeşitli kitaplarda birbirinden farklı süreler biçilir söz konusu paradigmalara. Burada da tekrarlandığı gibi adını ortaya atan iktisatçıdan alan kontradiyef dalgaları bu sürenin 50-60 yıl olduğunu öne sürer. Konu ile ilgili örnek metin ise Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’idir. Marx 1848-1851 yılları arasında bonapartizm ile sonuçlanan karışıklıkları Fransa’nın 1789-1798 sürecindeki siyasi çalkantılarla karşılaştırarak anlatır. Burada aynı şeylerin gerçekleşmiş olduğu söylenilmiyor. Yapısal bir benzerlikten bahsedilir. Tekerrürden kasıt da budur.

Sonrasında bunun edebiyattaki yansımalarına gider Karatani. Meğer Mişima intihar etmemiş, kendini kurban etmiş, bir çağın sona erdiğini işaret etmek için. Bereket Denizi dizisinde, göstermiş olduğu gibi artık dönemin (Şowa) sona erdiği, dolayısıyla kendi sonunun da geldiğini ilan etmiştir Mişima. Çünkü artık Samsara döngüsü zorlama bir yapıya dönüşür. Şowa Dönemi’nin (1923-1989) sona erdiği dönem aslında dünyada da modernitenin sorgulandığı zamanlardır. Dolayısıyla modern romanın can çekiştiği dönemlerdir. Kenzaburo Oe’nin alegorisi ile Haruki Murakami’nin pastişleri ise yeni paradigmayı müjdeler. Oe’de sancılar artmışken, Murakami’de dönemeçe gelinmiştir.

Kitapta her ne kadar bütünlük olsa da, bu bütünlüğü keşfetmeye çalışmak zorlayıcı olmakta. İktisadi ve toplumsal dönüşümlerin yansımalarının edebiyatta olması anlaşılır bir şey. Kitabın başlığı da bize kılavuzluk etmektedir. Ne var ki, en sondaki Budizm ve Faşizm adlı bölüm o bütünlüğün içinde değerlendirmek daha zorlayıcı oldu.

Japon romancılarının ve Japon eleştirmenlerin Japonya’yı onore eden anlayışlarına rağmen ülkenin bana sempatik gelmeyen tarafları var. Kojin Karatani’nin sadece tek bir cümlede sözünü ettiği Japonya’nın Uzakdoğu’nun emperyalist gücü olmasının yanı sıra yine tek bir cümlede sarf ettiği Japonların şiddete yatkınlığı tüm bu üretim içinde benim bir çelişkidir ve antipatiktir. Sekizinci yüzyıldan itibaren “öldürmeyeceksin” felsefesine sahip olan bir inancın temsilcilerinin tarihin en istilacı toplumu olması enteresan. Yani buharlı gemiler edinmelerinin hemen arifesinde Çin’e ve Rusya’ya saldırmaları saldırganlıklarının işaretidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Uzakdoğulu kadınların kendilerine tecavüz ettiğini söyledikleri Japon erkekleriyle olan başarısız hukuk mücadelesi de bendeki duygunun nefret sınırlarına yükseltmeye neden oldu…