Bir Zamanlar Hayat Bizimdi

Gölge Konuşuyor:

Bir Zamanlar Hayat Bizimdi. Bu söz 1946’nın Madrid’inde söyleniyor. Çağrışımlar başlayabilir. Söz muhalif birilerinin ağzından çıkıyor. Üstelik sevdiğine sarılarak söylüyor bunu. Bu kadar spoiler yeter. Spoiler değil aslında henüz romanın başlangıcından bahsediyoruz. Spoiler verildiği için kendinizi böyle eserlerden mahrum mu bırakıyorsunuz? Ne yani romanlar sonları için mi okunur. Gerçek edebiyat eserinde ağırlık eserin tamamına yayılmıştır. Bu kadar gevezelik de yeter sadete gelelim.

Böyle kalbe dokunan eserler hep favorim olmuştur. Karakterlerin birbirlerine tutunması, dostluğu, birbirlerine destek olmaları, “seni anlıyorum” ya da “”beni anlıyorsun” ya da “beni anladığını biliyorum”ruh hallerine sahip olmalarının inandırıcılığı hikayeye daha fazla sarılmama neden oluyor. Onların hiç bir şey söylemeden bile sadece birbirlerine bakarak anlattıkları da kalbe dokunuyor.

Başkaları da var ama biz anlatı zamanının yani 1946’nın üç önemli karakteri üzerinde duracağız. Rose oradan oraya sürüklendikten sonra kendini Matias ve yukarıdaki kitaba başlık olan sözü söyleyen Lola’nın Madrid’deki küçük kitapçı dükkanlarını ziyaret eder malum tarihte. Rose’un ya da Alice’in çiftle kaynaşması da hemen öyle kolay olmadı. Yakınlaşmaları için en büyük avantajları tabii ki kitapları sevmeleriydi. 52 yaşındaki Rose otuzlarındaki çifte göre yaşça büyüktü.

Hikayeyi biz Rose anlatıyor. Merkezinde söz konusu ettiğimiz Madrid kısmı olsa da Rose geçmişine gider, onun sırasıyla Rodezya, Paris ve Valencia maceralarını da dinleriz. Dostluklar, aşklar, evlilikler var Rose’un hayatında. Ne var ki, bunların çoğu geçici olmuş. Devam eden tek dostluğu kitaplar olmuş. Joseph Conrad ile tanışmanın arifesindeyken onun heybesinde ve zihnindeki iki eser çok önemlidir. Edith Wharton’un Masumiyet Çağı romanı ile Katherine Mansfield’in Bahçe Kapısı adlı öykü kitabıdır bunlar. Başka yazarlar ve başka kitap isimleri de zikrediliyor ama sözünü ettiğimiz iki kitap başucu…

İngiliz bir kadın olarak  Rose İngiltere’de hiç yaşamamış.Bize göstermeye çalıştığı en önemli şeyse üç yaşından sonra annesiz büyümenin tüm yaşamını şekillendirdiği, olduğu yerle geçtiği yerler arasında bağı da hep bu hayal meyal hatırlamaya çalıştığı ya da hatırladığını sandığı anne imgesidir. Bir annesi olsaydı belki de insanlara daha çok sokulacaktı ve daha doğru tercihler yapacaktı. Lola ve Matias ile tanışmak için dükkanın etrafından o kadar dolaşmasına gerek kalmayacaktı. Ashford dükünün kızı olmasına rağmen Rodezya’daki koruyucu ailesi tarafından üvey evlat muamelesi görmesi sanırım onun neden kendisini asil insanlar değil de kaderin sillesini yemiş insanlar arasında iyi hissetiğinin de işareti. Öncesinde Valencia’da şimdi de Madrid’te şahit olduğu faşizmin karanlık ve sert yüzü tüm her şeyi gözden geçirmesine sebep olur…