Bedenin Güncesi

Gölge Konuşuyor:

Acayip değişik bir şey okudum vallahi… Tanımlamakta, sınıflandırmakta zorluk çektiğim konusunda her türlü yemini edebilirim. An itibarı ile “Neydi len bu?” ruh haline sahibim. Daniel Pennac’ın  ne yapacağını kestirmek zor. Şaşırtıyor adam. Şimdi bu kitabı alın, okuyun deme cesaretini gösteremeyeceğim. Çünkü büyük çoğunluğun “Ne len bu?” deyip kitabı imha girişiminde bulunacağından eminim.

Bir roman Bedenin Güncesi. Adamın biri bedeninin tarihini tutmuş. Ruhundan da bahsediyor ama özellikle bedenini anlatmak istemiş gün gün. Güncesini kızına teslim etmeyi düşündüğü için arada kızına notlar yazmış. Kızı da babanın vefatından sonra bu günceyi getirip Daniel Pennac’a teslim etmiş. Bu iddialı olmayan çalışma Pennac’ın girişimiyle yayımlanmaya karar veriliyor. Böyle bir kurgusu var romanın işte. Ama asıl tadı ayrıntılarda….

Aslında neden romanın her satırında bedenin anlatıldığını yadırgamaktan çok başka romanlarda beden yokmuş gibi davranılır, ona anlam vermeye çalışıyorum şimdi. Bir şekilde her an hissettiğimiz, bu derece somut bir şey neden görmezden gelinir, anlamak zor. Diyelim ki, bize harekete geçiren mefhum, akıl, ruh ya da tanrı her ne derseniz deyin, hareketin mekanı beden olduğu için anlatıların eksik ve güdük kaldığını söylemek zorundayım. Tabi dinler, inanışlar, gelenekler bedeni günahların mekanı olarak değerlendirdiği için yaşam süresince beden hak ettiği değeri görmemiştir.

Nihayetinde ruh hali bedeni değiştirebilir ama, bedenin ruh hali üzerindeki yadsınamaz bir gerçek. Romanda bu durum tüm ayrıntıları ile verilmiş. Mesela bir ergen ne yaparsa yapsın prostat kanserine yakalanması imkansız. Bunun yanında insan bedeninin her yaşta tüm insanlardaki dönüşümleri neredeyse aynıdır. Belki iklim şartları gibi dışsal nedenler bu dönüşümleri hızlandırır ve geciktirir ama, bu sürenin de tüm yaşam içinde fazlaca bir ağırlığı olmadığını söyleyebiliriz.

Sevişme, kusma, sıçma gibi neredeyse günlük gerçekleşen fizyolojik ve biyolojik gereksinimler beden sayesinde gerçekleşirken. Tüm insanı faaliyetlerin yönlendirildiği beyin ve sinir sistemi de aynı bedenin içindedir. Dolayısıyle bedenimizle düşünürüz aslında. Yani kısaca beden çok önemlidir. Bedene üvey evlat muamelesi yamak kendine ihanettir.

Yine de daha sağlıklı bir ruh haline sahip olmak için bedene fazla takılmamak gerekir. Bedenimizi bir şekilde unutmalıyız, ondan vazgeçmeliyiz demiyorum ama sürekli onu düşünerek yaşamamalıyız. İşte çoğumuzu romanın isimsiz kahramanından ayıran da bu özelliğimiz. Romanın kahramanının korkuları var. Mesela vücudunun parçalanacağı; böcekler, haşereler tarafından lime lime edileceğine dair korkuları var. En kötüsü de galiba onun sürekli bedenini düşünmesi, bedeniyle birlikte sürekli kalmasıdır.

Tüm bunlara rağmen bu roman nasıl okunur oluyor, diye soranlar olabilir. Romanı okutan dilidir. Esprili, alaylı bir dil. Kahramanımız sürekli kendisiyle dalga geçme modunda. Yer yer korkuları bu esprili dilin önüne geçse de romanın bütününe hakim olan bu alaylı dildir. Hatta bazen alt metinlerle de zenginleştirilmiş anlatı. Bunları okumak da ayrı bir keyifti. Son olarak bu ayrıksı romanda yorumlarımızı destekleyen bazı alıntıları eklemezsek olmaz:

Tüm korkularımı tekrar düşününce duyumlarımın bir listesini oluşturdum: boşluk korkusu taşaklarımı eziyor, darbe alma korkusu beni felç ediyor, korkma korkusu gün boyu kaygıya sebep oluyor, kaygı korku veriyor, heyecan (tatlı olanı bile) tüylerimi ürpertiyor, nostalji (babamı düşünmek gibi mesela) gözlerimi yaşartıyor, beklenmedik olaylar beni sıçratıyor (çarpan bir kapı olsa bile), panik hali beni işetebiliyor, en ufak üzüntü beni ağlatabiliyor, hiddet soluğumu kesiyor, utanç beni küçük düşürüyor. Bedenim her şeye tepki veriyor. Ama her zaman nasıl tepki vereceğini tam olarak bilemiyorum. (sf. 25)

Mona beni terketmediği sürece, büyütmek ve çoğalmak, zevk zarar görmediği sürece ve çoğalmanın ismi mutluluksa neden olmasın? Suç işleyen mahalle piçlerine hazırım, istediğimiz kadar, her boşalmaya bir velet ve gerekirse bir kışla kiralarım bu aşkın ordusunu barındırmak için! Neyse olayların burasındayım. Kalemimin daha fazla yazmasına izin verirdim amayatağımdaki çırılçıplak acil durum, anma töreni değil de hareket vakti olduğunu söylüyor! Geçmiş zamanı kutlamak değil bu, geçmeyen zamanı şereflendirmektir! (sf. 124)

 

 

 

Reklamlar