Hep Hızlı Olur

Gölge Konuşuyor:

Toplum olarak yetim-öksüz hikayelerini oldum olası sevmişiz. Kaliteyi hep akıttığımız göz yaşı ile ölçeriz. Melodram geleneğimiz var deriz ama Orhan Pamuk hayatımız melodram der. Oysa ağlatmak en ucuz olanıdır, bir çocuğu öksüz bırakırsanız insanlar ağlar. Ben de resmi yazıyla gittiğim Yedinci Koğuştaki Mucize adlı filmin bir kaç sahnesinde gözlerim doldu. Neyse ki hemen toparlandım ve kendime de kızdım.

Çok sık olmamakla birlikte başka ülkelerin edebiyatında da öksüz çocuk hikayeleri karşımıza çıkar. Tabii bunlar bizim hikayelerimiz gibi yaygaracı, iç bunaltıcı hikayeler değil. Albert’in hikayesi de bir çocuğun daha doğrusu bir gencin, hiç anne sevgisi görmemiş birinin merakını yenemeyip kendisinden hiç bahsedilmeyen annesini merak etmesini konu ediyor. Albert’ın merakı da ister istemez bu heyecanlı öyküde okura sirayet edecektir.

Baş döndüren o sondaki sürprizin yanında Albert’in zamanda ve mekanda yolculuğunun sonlanacağı nokta roman için final olacağı en başından belliydi, iki koldan ilerleyen hikayeye şahit olunca. Albert’in ailesinin moron köklerine yaptığı yolculuk bu bakımdan ilgi çekici. Baba Fred ile münasebetleri bu açıdan değerlendirildiğinde böyle bir şeye işaret ediyor gibi. Fred’in ansiklopedi okuma ve yol kenarında durup sadece yeşil otomobilleri sayma gibi tuhaf zevklerine Albert’ı ortak etmesi ailenin kökleri hakkında okura bir ipucu bırakıyor. Ne var ki, beklenen sürprizin ancak bir itirafla ortaya çıkması sahnenin drama dönüştürmüş.

Ama şöyle sevimsiz bir tarafı da hikayenin Nimetköy kısmının Doğu Prusya ya da Polonya coğrafyasını işaret etmesi de söz konusu coğrafyayı küçük düşürme olarak da okunabilir. Hani hikayenin bu kısmını bize aktaran Julius’un köyün, uzun bir aradan sonra ilk okuma yazma öğrenen ferdi olması hikayeyi traji-komik hale getiriyor. Bissürü aptallıklar, sakarlıklar. Yetişkin olmalarına rağmen birbirinin burnunu ısırmak gibi tuhaf şakalar yapıyor, ahlak anlayışlarının olmaması da ensesti sıradan hale getiriyordu. Neyse ki altın bulunmasıyla bu bahtsız köyün kaderi değişir. Dışarıya açılırlar ve dış evlilikler en büyük şanslarıdır. Ama lanet devam ediyor mu, bunun ipuçları var.

Aslında her şeyin daha iyi gittiği bir zamanda , hikayeyi tam ortalayan bir zamanda, savaş olması da ailenin ya da ailelerin Paris macerasını da trajediye çevirmişti. Belki de bu dönem sahnede olmamasına rağmen Albert için de bir dönüm noktasıdır. Bu içeriden anlatılan italik bölümlerdeki şu ifadeler ailenin düştüğü derin umutsuzluğu işaret eder:

O günlerde birçok insan başına gelen korkunç olaylardan dolayı inancını yitirdi. Bana ise tam tersi oldu. Tanrı kesinlikle var olmalıydı. Seven ve adil biri değildi, aksine acı yaşatmaktan zevk alan bir bilim adamıydı. İnsanlar ise onun bir deneyiydi. Cinsel bir eylemlilikte yürüme yetimi almıştı benden, haftalar boyunca keşke ölmüş olsaydım dedirtmiş, ancak ironik bir biçimde -deniz mavisi gözlü bir hemşire ilk kez beni tekerlekli sandalyeye oturturken – cinsel organıma hayat vermişti.