Biz Rüya Görürken

Gölge Konuşuyor:

Daniel ve arkadaşları çocukluktan gençliğe adım atarken, iki Almanya da birleşme planları yapıyordur. Duvarın yıkılmasıyla birlikte artık daha iyi biz rüyaolacağı düşüncesi hakimdir. Özellikle de Doğu tarafında. Ama öyle olmamış. Bütün geçiş dönemleri gibi sancılı olmuş. Futbol takımları bile ikinci ve üçüncü lige düşürülen Doğulular için durum hiç de iç açıcı değilmiş. Yaşça Pal Sokağı Çocukları’nın abisi durumundaki Daniel ve arkadaşları için de işler pek  iyi gitmemiş.

Daniel ve arkadaşları henüz yeniyetmelik çağında bisürü pis işe karışırlar. Alkol, uyuşturucu, seks ve hırsızlık bu dönem hayatlarından hiç eksilmemiş. Erken sayılabilecek yaşlarda kodese tıkılmış, genelevle tanışmışlar. Bir arkadaşlarını da bu maceraların sonunda kaybederler.

Karanlık ve kaotik atmosferine rağmen de yer yer mizah unsurlarına romanda rastlamak mümkün. Daniel’in annesinin Fare Kapanı olarak adlandırdığı, hayattayken babasının takıldığı birahanede babasının arkadaşlarıyla geçirdiği zamanlar; Rico’nun izlediği boks maçına kendini kaptırması ve sonuçta kendini yenik sayması; Daniel ve arkadaşlarının ‘aynasızlar’la oynadıkları kedi fare oyunu; ‘halk biziz’ sloganlarının yer aldığı bir eylemde zoraki olarak saf tutmalarının olduğu bölümler karamizah tadında ve gülümsetiyor. Her şeye rağmen Bayan Seidel gibi kendilerine destek olan  bir öğretmenlerinin olması, birbirlerine tutunmaları ve Daniel’in derslerinin de iyi gidiyor olması, geleceğe tamamen umutsuz bir şekilde sürüklenmelerinin önünde bir engel gibiydi.

Beşyüz küsür sayfalık bir roman olmasına  rağmen Biz Rüya Görürken’in daha ziyade bir sinema filmi tadında olduğunu söyleyebilirim. Henüz 2006’da yayımlanmış bu romanın filmi yapılırsa da şaşırmıyacağım. Filmin de Sleepers ve Bir Zamanlar Amerika kıvamında olacağını öngörüyorum…

Kitabın Sayfalarından:

“Evet. Toz ol, Lok pisliği” diyor adamlar ve gözlüklü yaşlı adam başını sallıyor. “Babana kimliğini gösterdi, sıçtığımın yardımcı polis kimliğini. Ama baban, Horst, umursamadı bile ve yalnızca toz ol, Lok pisliği dedi. Baban çok sakindi, her şey kontrolündeydi, hiçbir sorun yoktu, son derece sakindi baban, ilkönce kafayı çalıştırırdı, öyleydi baban.” Herkes tekrar başını sallıyor ve Dieter masaya üç kere vuruyor. Bunun şans getirmesi için yapıldığını biliyorum ve ben de sandalyenin kolluğuna parmağımla üç kere vuruyorum. “Peki, ya sonra” diyorum sessizce, “peki sonra?”

Kartallı ihtiyar “Bir aparkat” diye bağırıyor ve havayı dövüyor, “tertemiz bir aparkat! Baban herife öyle bir geçirdi ki herif resmen havalandı, tam anlamıyla havalandı!” Ayağa fırlayıp birkaç kez daha havayı döverken bira bardağını deviriyor fakat yanında oturan gözlüklü adam bardağı yakalıyor ve böylece masanın üzerine yalnızca birazcık bira dökülüyor. “Yahu” diyor, “oğlum, Rudi, dikkat etsene.” Ama Rudi onu dinlemiyor, yumruğunu yüzümün önüne tutup “Tam bir aparkat, oğlum, herif resmen havalandı, babandann büyüğü yok!”

Şimdi Dieter de ayağa kalkıyor, masaya dayanıyor ve aşağıya bana doğru bakıp gülümsüyor; fakat babamın büyük çantasıyla evden giderken gülümsediği gibi gülümsüyor. “Hayır Rudi” diyor, “Hayır, unuttuğun bir şey var. İlkönce o Lok pisliğini vurduğunu unuttun mu? Sağ bir direk, birdenbire, tam omuzdan” Dieter’in sağ kolu masanın üzerinden iki-üç metre hışırdayarak gidip geliyor ve Rudi bir adım geri çekiliyor, “şimşek gibi hızlıydı, leşkargası, benden daha hızlı, gerçekten oğlum fakat Horst, yani baban… yumruğun altına girdi, tam bir profesyonel gibi yumruğun altına girdi…” “Tam bir profesyonel gibi” diyor Rudi ve vücudunun üst kısmıyla sağa sola sallanıp birkaç kez eğiliyor, “ve sonra…” (sf. 280-281)

Tanıyım Bülteni:
Elbette o zamanlar çok eğleniyorduk fakat yaptığımız her şeyin içinde açıklamakta zorluk çektiğim bir tür kaybolmuşluk vardı.
 Daniel ve arkadaşları Rico, Mark, Walter ve Pitbull lakaplı Stefan… Leipzig’in karanlık ve yoksul Doğu yakasında daha iyi bir hayata tutunmaya çalışan ama sürekli tökezleyen gençler… Ve Almanya’nın birleşme öncesi ve sonrasında hayatlarını altüst eden o savruluşlar: Parçalanmış aileler, başarısızlığa mahkûm okul hayatları, çocuk denecek yaşta alkolle tanışma, uyuşturucunun sonlandırdığı taze yaşamlar, genelevde biten gençlik aşkları, acemi ve çocuksu soygunlar, karakollarda kalorifer borularına kelepçelenmiş olarak geçirilen geceler ve tüm bu kaybolmuşluğa rağmen süren ve yaşatılan hayaller. Elinden kaçıp giden gençliğini bir ucundan yakalamaya çalışan Daniel geriye dönüp baktığında kendine şu soruyu soruyor: “İnsan on beş yaşındayken hâlâ çocuk mudur?”
 1977 doğumlu Clemens Meyer büyük beğeni toplayan bu ilk romanında, iki Almanya’nın birleşmesi sırasında kaybolan bir gençliğin hüzünlü hikâyesini anlatıyor. Meyer politika yapmıyor, yalnızca olup biteni tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.