İt Gözü

Gölge Konuşuyor:

Deniz Tarsus’un başka bir öykü kitabı Ayrıkotu’nu da okumuş, çok beğenmiştim. Ayrıkotu’yla ilgili bu sayfalarda söylediklerim de bazı arkadaşların ilgisini çekmişti. Deniz Tarsus her iki öykü kitabında da tarz yaratmış biri. Burada mesela hikayeler köyde cereyan ediyor. Köy romanı olur da köy öyküsü olmaz mı yani. Tabi köy denince akla daha toplumsal gerçekçi edebiyat gelir. Benim toplumsal gerçekçi edebiyatla sorunum yok. Sadece bu anlayışın yarattığı idealize kahramanlardan hoşlanmıyorum. Devrim yapmaya proglamlanış bir makine gibi programlanış karakterlerden haz etmiyorum. Bunun yerine çelişkilerle donatılmış karakterler daha çok ilgimi çekiyor ve beni daha kolay esere bağlıyor. Flaubert’in Duygusal Eğitim’inin Frederick’i, Sinclair’in Şikago Mezbahaları’nın Jurgis’i, Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ın Mevlud’u böyle karakterlerdi. Bu tür karakterler benim gibi eserleri sadece esere bağlamıyor, mesajın da doğru bir şekilde ulaşmasını sağlıyor kanallar düzgün açarak…

Ayrıkotu ortak karakterler nedeniyle roman tadındaydı. Buradaki ortaklık karakterler, burada hikayeler benzer yaşamlar ve ortak kaderler üzerinden yürüyor. Çağdaş Türk öykücülüğündeki bazı unsurlar toplumsal gerçekçilikle harmanlanmış öykülerde. Bireyin iç dünyasına inilirken, onun iktidar ile ilişkileri de söz konusu edilmiş. İktidarsızlık ya da hadım edilme durumlarını, ilk öykülerde, yaptığı şeyi sorgusuz sualsiz gerçekleştiren köylünün ruh halinden anlıyoruz. Zaten ilk üç öykü hadım öyküleri başlığında toplanmış. Ama söz konusu öykülerin sonuna doğru bazı uyanışlara şahit oluyoruz. Öykülerdeki iki kısmetsiz Zeyno’dan biri olan Can Kuşu adlı öykünün Zeyno’su ocağı sönerken ki edilmiş “İnsan canı çizgi kadar, ince, sonra kemik kadar soğuktu.” sözü bu uyanışın habercisiydi. Yine ikinci öyküde Çakır’ın yabanda şahit olduğu şey bu uyanışı tescillenmiş halidir. Üçüncü öykü Mengü’de ise sınıf ilişkileri ifşa edilirken, çocukların sınıf farklılıklarında azade birlikte oyun oynaması da umudun yok olmayacağını tescilliyordu.

Şüphe Serisi adlı başlıkta toplanmış öykülerde bu sefer daha aydınlanmış bireylerin sorgulamaları ve soruşturmaları işlenmiş. Durum böyle olunca da dil de farklılıaşıyor. Vefa adlı dört sayfalık kısa öyküde iki kardeş karakter Vefa ve Sefa isimlerinin hakkını vererek uygun davranış ve eylemlerde bulunuyorlar. Bana İvan İlyiç’in Ölümü’nü hatırlatan Haşmet’in Ölüm Anı’nda ise bireyin ekmek kavgası dışında başka meselelerle de oyalandığını gösteriyor. Bu öykü Mengü ile birlikte burjuvanın ahlak anlayışını da sorgular pozisyonda. Birinci başlıktaki Çakır ile karakterlerinden dolayı benzerlikler taşıyan Civan adlı öyküde ise bana Bekir Yıldız’ın Bozkır Gelini adlı öykü kitabındaki öyküleri anımsattı. Namus düşkünlüğü, töre ve yanlış anlamalarla bezenmiş öyküde köylünün fitneliğinin de aydınlanmasının önünde en önemli engel olduğunu bana gösterdi. Üçkağıtçı mendebur Şevket’in olduğu Adem adlı öyküde de zavallı Adem ve Zeyno’nun kaderlerinin de bu tür adamların elinde olması kalp kırıcı. Yine yılkı atlarının şafakta kasalar bindirildiği Yılkı adlı öyküde ise Abbas Sayar ve Tahsin Yücel’e selam duruluyor.

Son zamanlarda okur cenahından “ilk defa Türkçe edebiyatta hayal kırıklığına uğramadım,” şeklinde tuhaf yorumlar duyuyorum. Çevirinin ikinci el olduğuna inanan biri olarak çevirinin çoğunlukla aşağıda bir bölümünü verdiğim öykünün verdiği aromadan yoksun olduğuna kalıbımı basarım. Ama beklentiler farklı demek ki.

Adem Adlı Öyküden:

Sabah olmamış daha. Göğün böğrünü yaran kara ayaz zibil gibi aktı yukarılardan. Ağaçlara, hayvanlara, otlara. Ama yok, asıl yükü tek bir kişi çekti o sabah. Adem. Gamit bedeni nasıl taşısın kaldırsın onca derdi, ezim ezim. Derme çatma damın altında masada kaldı öyle, odun ateşinde buhur buhur kaynayan çaydanlığı izledi o sabah. Göğsünden biri itti durdu, sırtı kambura yattı hepten. Gözü buharda…

Reklamlar