Başlama Yeri

başlama yeri

Kitap ile Ben

Edebiyatçı kimliği, uzak doğu felsefelerine olan merakı, antroplog bir babanın kızı olması; bütün bunlar, Ursula K. Le Guin’in eserlerindeki zenginliğin kaynakları.
Başlama Yeri de, Le Guin’in romanları arasında en çok Mülksüzler’e benzetilebilir. Mülksüzlerdeki gibi bir ikiliğin; karşıtlığı, yan yanalığı, iç içeliği işleniyor Başlama Yeri’nde de. Bu sefer iki farklı gezegen değil, kent-kır ikiliğidir. Ama kır, bir aristokrat onuruyla, bir filisten duygusallığıyla bezenip anakronik bir evren yaratılmış. Kentten ve kapitalizmin boğucu atmosferinden sıkılan Hugh ve İrene, Kır’a ve Geçmiş’e atfedilen değerleri kenti terk ederek yeniden elde etmek isterler.
Zannedildiği gibi Le Guin “başka bir dünya mümkün” şiarıyla davranmıyor, o bizim birbirimize sokulmamızla, birbirimize destek olmamızla zorlukların üstesinden gelebileceğimize inanıyor. Hugh ve İrene örneğindeki gibi…

Tanıtım Bülteni

Masallara karışmış bir kentin keşfi ve kendileri için garip bir arayışa çıkacak o yürekli insanı bekleyen kent ahalisi. Beklenen kim mi? Hugh; başlama yerinden, dingin ve huzur veren eşikten keşiflere yelken açan Hugh… Günümüzün çok okunan, geniş bir coğrafyada ilgiyle izlenen yazarı Ursula K. Le Guin’den düşsel bir öykü; daha doğrusu, yeryüzündeki en eski öykünün çağdaş düşlerle örülmüş yorumu.

Kitabın Sayfalarından

Kararlı yürüyüşü içinde tanıdık bir dalgınlıkla gidiyordu. Gözleri tetikteydi ama aklı sözcüklerin ötesinde uzun ve yavaş düşüncelerle doluydu. Öylesine uzun düşüncelerdi ki, ne sözlere ne de anlatımlara sığarlardı. Bacakları birden ve hiç uyarısız duruverince, donmuş gibi kaskatı kalmış  dinlerken, aklı ancak o zaman, Neydi bu? diye sorabildi.

Ses önünden gelmişti. Onun korkusu arkadandı. Ama işte orada… önündeki dönemeçten saldıran kocaman beyaz şey… orada! Dağdan inerken edindiği bastonu, -bir daldı bu-, kendi kendini bir baston olduğuna inandırmıştı, kaldırdı ve korkunun verdiği öfkeyle savurdu. Vurdu ona. Sopa karşısındakinin tam suratına geliyordu ki, kendini çalılar arasına atmadan önce, kolunu kaldırıp karşıladı onu. Ayağa kalktı. Başı biraz arkaya düşmüştü. Ağzı açık, hızlı hızlı soluk alıyordu. Gözleri o küçücük odadaki boğa kafalı adamın gözleri gibiydi. Kızın, kırılan sopanın parçasını tutan eli uyuşmuştu. Geldiği yolda bir adım geri kaçtı. Bir adım daha… Gözleri öbüründeydi. (sf. 108)