Balık Boğulması

Gölge Konuşuyor:

Bora Abdo düzenli olarak takip ettiğim  bir yazar. Bu onun dördüncü kitabı ve ilk romanı. Diğer üçü öyküydü ve her üçü de farklı dizilerin ilk kitabı olarak çıkmıştı. Bu kitap ise Beni Unutma dörtlemesinin ikinci kitabı olarak çıktı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaştım: Her bir dizinin her bir kitabının ayrı bir tür olmasını. Belli ki Bora Abdo tüm bunları en başında planlamış, kurgulamış…. Dizinin ilk kitabı Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü ile bu kitap arasında geçişler mevcut. Bu geçişler karakterler, kurgu ve önceki kitaptan epigraf niyetine verilen alıntılar sayesinde gerçekleşiyor. Yine de bu roman müstakil bir kitap olarak okunabilir, hiç mahsuru yok. Ama okunduktan sonra birinci kitabı okuma isteği uyandıracağı kesin, tabi ki sevilmişse…

Bir kurgu vasıtasıyla Abdo kişiler arasındaki ilişkilerin niteliği ile ilgili ve gelinen noktaya nasıl geldiğimiz ile ilgili kodları çözmek ve dışarıdan bu sırlara vakıf olabilecek şanslı ya da şansız kişi olabilmek için bize imkan tanıyor. Boşluklar bırakılması, sırların ifşa edilmemesi yazarın olduğu gibi karakterlerin de tercihi. Romanın en önemli kişisi gibi görünen Müşfik sevgilisine yaşanmışlıklarının mahremiyetini ifşa etmemek için bunları yaptığını söyler. Evet gerçekten kimse cebinde ölü balıklarla gezmek istemez. Saçma olurdu bu ve size deli derler. Normalde de insanlar böyle yolları pek denemez, ne var ki biz bir kurmacanın içindeyiz…

Ortalıkta işlenmiş bir cinayet var, intihar şüphesi var ama kuvvetle muhtemel cinayet. Bu polisiye roman olabilmesi için her şey mevcut. Ama “katil kim” sorusuyla sınırlanmıyor. Cinayeti işleyenin niyeti daha önemli. Cinayetin çözülmesi hikayenin sınırlı sayıdaki karakterleri arasındaki girift ilişkileri de ortaya dökecek.

Müşfik başkasını kaderini yaşıyor. Bu en büyük trajedi.. Ama diğerlerinin trajedisi de önemsenmeyecek gibi değil. Örneğin elleri olmayan polis memuru bile bu trajedi atmosferinden pay alıyor.Hepsi bir yerden aksıyor; çirkinler, düşkünler, sakatlar, sorunlular… Yani çocuğunu gemiden atan anneyi mi söyleyelim, çirkin karısının yüzünü görmek için ona arkadan sahip olan kocayı mı veyahut evlatlığını eşinin önceki kocasından aldığı zevki çağrıştırdığı için evinde istemeyen babayı mı…

Sınırlılıkları insanların sadece fiziksel görünümleri ve psikolojileri ile ilgili değil. Sınıfsal olarak da aşağıda yer alan bir insan grubu; poğaçacı, çımacı, çarkçıbaşı gibi. Bu bakımdan hikayenin ekmek kavgası ile ilgili bir yönünün olup olmadığı da tartışılabilir. Yüzeyde böyle bir şey yok gibi görünse de kazıyınca hikayenin bu ayağı da ortaya çıkacaktır…

Bilecik gibi gözden ırak, kent olduğu tartışmalı bir yerde yaşamaktadır ahali. Bu tarz küçük bir yerde insanların kaybolması da zor. Hayatı güzelleştirmek için bir çaba var ama bu gerçekçi değil. Yani Bilecik’e deniz getirerek yarattığınız sahtelik duygusu insanları daha da mutsuz etmiş. Mutlu ve mutsuz olmakla ilgili bissürü lüzumsuz tartışmaya neden olmuşsunuz. Bir süre önce okuduğum Karakalpak Kızı adlı romanda karakterlerden biri Tanrının bizi dünyaya fırlatmasının mutlu olmamız değil sınanmamız olduğunu söylemişti. İnanırsınız ya da inanmasınız bu önemli değil ama insanlık bu mutlu olma saplantıyla ilgili gevezeliğe bir son vermeli…