Kent, Sınıf, İktidar

Gölge Konuşuyor:

tara000277’de yazıldığı için  hikaye biraz güncelliğini yitirmiş durumda. 77 ve öncesi için yalnız hiç fena bir çalışma değil. Kentsel talana tepkinin sert bir şekilde dile getirildiği bu sıcak ve gerilimli atmosferde aşağıda yaptığım alıntıların konunun daha iyi anlaşılacağı konusunda katkıları olacağını düşünüyorum. Özellikle Paris kentinin tüketilme ve yeniden üretilme biçimlerinin olduğu bölümler kayda değer ve Dunkirk tabi ki.

Alıntıdan bir bütünlük oluşturmaya çalıştım, bir de elimden geldiğince kısa tutmaya çalıştım.

Kitabın Sayfalarından:

Kent sorunu, esas olarak bütün toplumsal grupların günlük yaşamının temelinde yer alan ortak tüketim araçlarının örgütlenmesi ile ilişkilidir: konut, eğitim, sağlık, kültür, ticaret, ulaşım gibi. Gelişmiş kapitalizmde bu, bir yandan (sermayenin ve üretim araçlarının yoğunlaşması sonucunda) tüketimin artan toplumsallaşması , diğer yandan da tüketim araçlarının üretimi ve dağıtımındaki kapitalist mantık arasında oluşan temel çelişkiyi ifade eder. Bunun sonucunda ortaya çıkan halk protestoları, gündelik varoluşun ortak maddi koşullarının iyileştirilmesini talep ederken bu sektörde derinleşen bir krize de neden olurlar. Bu karşıtlığı ve bunu izleyen çelişkileri çözmek için devlet kente giderek daha fazla müdahale etmektedir; ancak sınıflı bir toplumun ifadesi olarak, devlet pratikte sınıflar ve toplumsal gruplar arasındaki güç ilişkilerine göre, genellikle de hakim sınıfların baskın kesiminin yararına hareket etmektedir. Böylelikle, tanımlanan bu sorunlar küreselleşir. Kent sorunu devleti günlük yaşamla giderek daha fazla ilişkili hale getirir ve siyasi krizlere neden olur. (sf. 14)

Artık sorun, bir mahalledeki toplumsal yaşamın, hakim kültür karşısında nasıl örgütlendiği değildir; sorun, çıkarları doğrultusu yapısal olarak belirlenen toplumsal grupların arasındaki güç ilişkilerinden kentin konut ve altyapı politikalarının nasıl üretileceğidir. (sf. 19)

Devletin ortak tüketimin örgütlenmesi üzerindeki yoğun müdahalesinin özel ve belirleyici bir etkisi vardır zira devlet ekonomiye tekellerin çıkarları doğrultusunda müdahale etse de, unutmamak gerekir ki, bir yandan da kapitalist sistemin bütününe hizmet etmektedir ve bunu yalnızca belli bir grubun uşağı olarak  yapmaz; öte yandan da her şeyin ötesinde siyasi bir mantığa sahiptir ve ekonomik olanlar da dahil olmak üzere her müdahale bundan etkilenir. (sf. 32)

İlk olarak, temel kent sisteminin farklı unsurları birbirleriyle sıkı bir şekilde ilişkili ve bağımlıdırlar. Dolayısıyla, örneğin ulaşım ile bununla ilgili faaliyetlerin, altyapı ile konutların mekanda yer seçmesi, merkezi ile sembolik işaretler, ayrıca birbirleriyle ilişkili olarak ele alınan bu unsurların her biri sürekli etkileşim içinde ayrılmaz bir bütün oluşturmaktadır. Görünen o ki, ortak tüketim sürecinin yalnızca şu veya bu elemanıyla  değil, sürecin tümüyle ilgilenmek gerekmekmektedir. Artık ulaşıma müdahale etmeden konutu düzenlemenin (ya da tam tersi) olanağı yoktur; aynı şekilde, artık ‘kentsel sorunlar’ değil, kent sisteminin krizleri ve çelişkileri vardır. (sf. 49)

Kısaca, sermayenin yoğunlaşması, işgücünün yoğunlaşmasını belirleyen üretim araçlarının ve yönetim birimlerinin de yoğunlaşmasına, dolayısıyle da işgücünün yeniden üretim sürecinin nesnel olarak toplumsallaşmasına  yol açar. Bütün bunlar büyük kentlerin oluşmasının ve ortak tüketim araçlarının zorunlu gelişiminin de yapısal temelini oluşturur. (sf. 59)

Sınıf mücadelesinin diyalektiği siyasi açıdan devlette yoğunlaşmakla birlikte kendini bütün alanlarda gösterir –sermaye birikimi, üretici güçlerin gelişmesi, işgücünün yeniden üretimi, toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi, toplumsal mücadeleler ve devlet aygıtının iç dinamikleri– gibi bir dizi özel süreç aracılığıyla devlet politikalarına yansır. (sf. 64)

Sonuç olarak, devletin ekonomik olarak dışlanması ve ideolojik işlevininin en üst düzeye çıkarılması sonucunda, devletin ortak tüketim araçlarına müdahalesi, toplumsallaşmış tüketimin giderek ortak olma özelliğini yitirmesi ile birleşince ‘ortaoyununa’ benzer bir nitelik kazandı: bir anlamda, daha az iş, daha fazla konuşma yapılıyordu. Kent politikası krizinin, bir tekelci kapitalist devlet krizi olduğu söylenebilir. (sf. 80)

Kuşkusuz oy verme davranışı yerleşik nüfusun (işçiler, düşük gelir düzey, vb.)  toplumsal niteliklerine bağlıdır ancak bunun dönüştürülmesi  zorunlu olarak birincil kaygıyı oluşturmaktadır. Yine de yöneticilerin işçilerle yer değiştirmesi kentin siyasi temsilinde, özellikle toplumsal olarak beklenen etkiyi yaratmaktadır. Ancak bu noktada, Paris kentinin seçmenini denetlemenin niye bu kadar  önemli olduğunu açıklamak gerekir.

Prestij kaygısıyla yapılan uygulamaların ideolojik mesajların yayılmasında oynadığı rolü yaptığımız çözümlemeye  katarak ‘Paris’in Yeniden Fethedilmesi’ ile ilgili anlayışımızı güçlendirebiliriz. Paris’in yeni büyüklüğünün ifade edilmesi ve Avrupa ölçeğinde büyük şirketlerin merkezlerinin burada yer seçme kararlarının onaylanması ile birlikte, Paris, bir tür zenginliğin ve çevresel gelişme düzeyinde devlet girişimciliğinin yüksek kapasitesinin sergilendiği bir vitrin haline gelmektedir. (sf. 137)

Diğer bir deyişle ideoloji, ideolojiye davet çıkarmaz ve toplumsal ilişkilerin dönüşmesi  gereği, bu ilişkilerin dönüşmesi gerektiği bilincinin oluşmasına yol açmayabilir. Öte yandan, protesto kentsel sorunların yeniden örgütlenmesiyle ilişkili hale gelirse, bu etki çok daha kolay elde edilir zira kentsel sistemin mantığını değiştirmeeye yönelik somut hedefler bilinçli bir muhalefetin oluşmasını sağlar. (sf. 178)

…çevre hareketi ve doğaya dönüş düşüncesi, sanayileşmeyi ve bilimi reddediş, bu iki alanın bu şekilde birleştirilmesiyle gerçek bir devrimci ütopyayı temsil etmektedir. ‘Sanayi sonrası toplumu’ reddediş, aynı zamanda hem bir isyanın belirtisidir hem de artık bolluk çağına ulaştığımızı ve tek yapılması gerekenin, insanlığın uzun yürüyüşünün (doğal) meyvalarının toplanılması olduğunu savunan bir ideolojinin kabul görmesidir.  (sf. 208)

Bu kentsel siyasileşme nereden kaynaklanmakta ve nereye doğru gitmektedir? Bu bir düzeyde gelişmiş kapitalizmin ekonomik ve toplumsal evriminin neden olduğu çelişkili sürecin bir sonucudur. Sermayenin yoğunlaşması, üretim araçlarının ve yönetim birimlerinin, aynı zamanda da zorunlu iş gücünün  yoğunlaşmasına yol açmaktadır.. (sf. 210)

…kent ve iktidar arasındaki ilişki mevcut kentsel sorunsalın merkezinde yer almaktadır zira eğer iktidar kenti biçimlendiriyorsa, bunun ortaya çıkardığı hareketler de iktidarın dönüştürülmesinde stratejik bir rol oynayacaktır. (sf. 216)

Toplum kültürel düzeyde, değişim değeri yerine kullanım değerine önem verdikçe (yani, günlük mutluluk bir mala sahip olmaktan daha önemli hale geldikçe), birikim adına birikim yapmak giderek -dönüştürmek zorundadır; bu, kendi üretici aktörlerini ezmek anlamına gelse de, hatta bu yönetici düzeyini içerse bile. Metropoliten alanların aşırı büyüklüğü, doğal kaynakların mahvolması, yaşam standartlarındaki düşme, törelerin hantallaşması (massification of mores) ile eylemlerin bireysel barbarlığı madalyonun bir yüzünü oluştururken, diğer yüzünde dünya çapında engellenemeyen tekelci kapitalizmin sanrılı resmi basılıdır. Dolayısıyle, ortaya attıkları sorular naif görünse de, çevreciler temelde sömürü tahakkümün yarattığı  toplumsal ilişkileri sorgulamaktadır. Bu yaklaşım, alışveriş merkezleri yerine açık alanlar, nükleer santraller yerine güneş enerjisi, ticari alanlar yerine sosyal tesisler, kitle iletişim araçları yerine topluluk iletişimi, teknokratik sahte-planlama yerine yerel özerklik arayışı içindedir. Bunlar yalnızca profesyonel bir sempozyomun tartışma konuları değildir. Bunlar günlük yaşamın sermaye ve devlet tarafından örgütlenmesini sorgulamaktadır.