Göçmüş Kediler Bahçesi

Gölge Konuşuyor:

Birbirine açılan masallar (hikayeler). Hepsini birden saran Göçmüş Kediler Bahçesi. Tüm öykülerin karakteri yazar. Yalnız biri. Ona ihtiyacımız var.Masalları o kuruyor çünkü.gocmus-kediler-bahcesi-1-1

İlk masalına Avından El Alan adını koyuyor. Konusu sevgi. Sıra kahramanlarına geliyor. Hemen yanı başındaki deniz’i gözüne kestiriyor, orfinoz’u da yanına ekliyor. Sonra sahneye esas oğlan balıkçı çıkıyor. Köprü ve geçit var zaten, hazır, eklemesine gerek yok. Sonra da balık beliriyor. Kadro tamam. Sırada rol dağılımı var. Roller bildik değil yalnız. Balığa aşık bir balıkçı, onlara zorluk çıkaran deniz. Kıskanıyor onları deniz. Başkaları katılıyor masala, çatallanıyor. Sonra herşey yok oluyor, aşk baki kalıyor.

Bilge Karasu kadar kelimelerle arası iyi olan yazar çok azdır. Türkçenin bu büyük ustasının elinde kelimeler ve ifadeler nasıl bu kadar büyülü görünüyor, anlamakta zorlanıyorum. Konuşurken bazen uygun kelimeyi bulamayız. Bu, onun için sorun değil, bulamazsa bile yaratıyor: ımızgamak, ırgamak, dalgışmak, çöngül, apışıvermek.

Tabi öykü oluşturulurken, yazarın ruh hali çok etkili, bu kendini gösteriyor. Abdal, heybesindeki hayvan, han ağası ve han ağasının arkadaşları arasındaki girift ilişki ya da ilişkisizlik. Adlandırılması zor durumlar. Yazarın ilişkisizliği ile öykünün ilişkisizliği arasındaki paralellik.

Bir abdalın öyküsünden sonra okur bir kirpinin öyküsünü dinlemekte isteksiz davranabilir. Buradaki zorluğun farkında Bilge Karasu. Bunun için Feyyaz diye bir arkadaşını öyküsüne kahraman olarak atıyor. Bissüre Feyyaz’la devam ederken sonrasında lafı Feyyaz alıyor. Birinci elden dinliyoruz bundan sonrakini sanki…

Öykü anlatırken aynı zamanda yaratıcı yazarlık dersi veriyor Bilge Karasu. Yengece Öykü öyküsünü Cüneyt Türel’e adamış. Kirpinin öyküsüne benzer bir teknik kullanmış bu sefer de. Cüneyt Türel ve Bilge Karasu dönüşümlü olarak öyküyü anlatıyor. Öyküde ise yengece Cüneyt Türel eşlik ediyor.

Usta işi bir öykü Yağmurlu Kentin Güneşçisi. Bir ara kendimi öyküyü yüksek sesle okurken yakaladım. Böyle bir alışkanlığım yoktur esasında. Sanki beni dinleyenler vardı. Hiç güneş görmeyen kentin tekdüzeliğine öyle kaptırmıştım ki kendimi…

Yine deniz. Denize bitişik bir dehliz. Bir delikanlı. Deniz aşığı. Gözü kara. Uyarısı içerisinde “Girmeyeydiniz”  dehlizde korkusuzca dalıyor, dönüş için bir kestirme bulmak için. Teknolojik bir dehliz bu. Aynı zamanda fantastik. Acıktığında karşısına çıkan yemek veren makineler. Ama onun istediği gün ışığı.

Usta Beni öldürsene E! Usta-çırak ilişkisini daha iyi anladım şimdi. Usta için çırağın ne olduğunu çırak için ustanın ne olduğunu. Ustanın kıvancı ve endişesi. Çırağın isteği ve ustasınınkisini katlayan endişesi. Kafes metaforu. Sadece sizin bildiğiniz bir sır ya da sadece sizin bilmediğiniz bir sır. Nasıl dikkatli örülmüş bir öykü. Zıt desenler arasındaki bütünlük. Boncuk gibi dizilmiş rengarenk kelimeler…

Benim Denizim. Bu sefer denizin gerçek sahipleri konuşuyor. Araya insan sesi de karışıyor, ama bu kısa sürüyor. Bilge Karasu’ya hayranlığım giderek artıyor.

İncitmebeni Hawnthorne’un Ateşe Verilen Dünya’sı kadar etkiledi beni. “Korkunun al kanatlı kuşu gökyüzünde  süzülüp gözden yiterken, başkaldırmanın doru donlu atı bir kum bulutu kaldırıp içinde handiyse görünmez olarak, kumlanın bir ucundan bir ucuna koştu, denize atıverdi kendini.” Böylesine canlı bir öykü. Bu sefer teknik biraz daha farklı. Aslında bir adam anlatılıyor. Ada’da geçiyor. Anlatıcılar, yazar, Ada’yı anlatan ozan ve adamın iç sesi. Herkes giyinirken adam soyunuyor. Bir metafor olarak çıplaklık… Ada, çok eski tarihlerde savaşılarak elde edilmiş. Sonrasında Adalılar kumlada toplanıp ozanlar eşliğinde eğlenip zaman geçirmişler. Bu adalıların geleneği olmuş. Ozanlar geleneğin temsilcisi. Dolayısıyle Ada’da düzen değişmemiş hiç  bir zaman. sadece şiddetli bir deprem sarsar onları ama bunu da atlatırlar. Fakat daha sonra ilginç bir şey olur. Ada büyümeye başlar. Denizin çekilmesi değilmiş, gerçekten adanın büyümesi imiş. Ağaçlar, taşlar her uzuv büyüyormuş. Yüzyıllarca aynı rutin içinde, tecrit halinde yaşayan Adalıları panik içindeymişler.  korku beliriverir kalplerinde. Adalarını farkeden yabancılar gelip işgal edecekler. Oysa depremde korkusunu evlerini yüksek yerlere yapıp yenmişlerdi. Bu sefer kendilerini daha çaresiz hissediyorlardı. Neyse ki Ada’da ilerlemeye temsil eden öğretmen ve öğrenciler vardır. Adayı tıraş etme kararı verilir uzun süreli tartışmalardan sonra.

Alsemender. Doğruyu söyleme ve yalan söyleme üzerine ihtisasını yapmış bir bilim adamı. Çok eski tarihte yayınlanmış bir şifalı bitkiler kitabındaki alsemender adlı bitki ilgisini çeker ve bu bitkiyi araştırmaya karar verir… Edebiyat açısından doğrunun değil yalanın bir erdem olduğu üzerine düşündürtüyor alsemenderin serüveni. Yalana kendimizi inandırırsak hele, hikaye daha etkileyici oluyor.

Bir Başka Tepe. Bazı öyküleri bir defa okuyarak anlayamazsınız. Benim bu öyküde yaptığım gibi geri dönüşler yapmalısınız, o zaman tadına varılıyor öykünün. Öyküdeki yolun anlamını bulmak için böyle bir yöntem denedim. Yaratıcı okurluk… Bir okur olarak yolun sadece yol olmadığını biliyorum bir edebiyat metninde. Yol demek tefekkür demek, yol demek ihtida demek, yol demek ister zamanda ister mekanda fotoğrafın bütününü görmek demek.

Masalın Yırtılıverdiği Yer. Bilge Karasu mutlu bir hayat sürmüş müdür bilinmez, ama otobiyografik hissi veren son öyküde onun yaşamından ipuçları bulabiliriz. Bu öyküyü kendisini mutlu hissettiği bir zamanda yazmak istemiş. Belli ki genel ruh hali mutsuzlukmuş. Yazarlık acı çekmek mi acaba? Eğer öyleyse bu bir doğum sancısı aynı zamanda.

Bilge Karasu neden kedileri sevdiğini uzun uzun açıklamış. Çok yer kaplayacağı için bu konuya  girmiyeceğim. Benim asıl merak ettiğim öldüğünde kedilerine kimin baktığıdır. Okurun böylesine bir merak duygusu kimilerine tuhaf gelebilir. Başka türlü okur olunmuyor netekim. Ölmeyeceksek okuyalım bari. 🙂