Eolya Toprağı

Gölge Konuşuyor:

Ayvalık (Eolya) civarında cereyan ediyor olsa bile olaylar Eolya Toprağı Anadolu’nun ta kendisidir. Yunanlıların Yunanistan’a gitmesinden ( ya da gönderilmesinden) önceki son durumları söz konusu oluyor romanda. Günümüze kalmış bazı Rum yerleşim yerlerinde olduğu gibi bir dağın yamacını kendine mesken tutmuş ahalı. Günümüzde Madra Dağı olarak adlandırılan Kimidenie dağı bu dağ. Anadolu Yaşar Kemal romanlarındaki gibi canlıdır romanda, çok özel ayrıksı bir kimliğe sahip. Venezis de Yaşar Kemal kadar iyi ressam. Ve neredeyse Yaşar Kemal kadar sözcük dağarcığına başvuruyor. Kimliği olan sadece insanlar değil tüm varlıklardır romanda. Tüm bu zenginliğe rağmen uğraştırıcı bir metin değil. Sade bir dille yazılmış ama neredeyse manzum bir eser tavında. Biçimsel olarak nesir, ama bir çok yerde şiirsellik bahşediliyor.

Öyle bir savaş ortamı da yok aslında, savaşa gidiyoruz diye bir ruh hali de yok. Sadece haydutlar, avcılar, kaçakçılar var ama onların da zararından çok faydası dokunuyor insanlığa. Görece barış ortamı hakim. Herhangi bir kimliğin iyiliği ya da kötülüğü de söz konusu değil. Barış ortamının nedeni belki de yöre insanının son gelişmelerden haberdar olmamasıdır.

Toprağa duyulan bağlılık çok güçlü işlenmiş Bu bağlılığı anlatan kelimeler özenle seçilmiş. Ayrılanların duyacakları özlemleri önceden kestirip yanlarında toprak götürmeleri de insana. En dokunaklı gelen de ayrılmanın insanların rızasının dışında gerçekleşmesi.

Roman açılışı hikayeye konu olan Bibelas ailesinin deniz yoluyla Eolya’dan ayrılıp Ege adalarına olan yolculuğuyla yapıyor. En sonda olacak olanı en başta söylendiği için spoiler kaygısı gütmeden konuşabiliriz. Sonrasında hikaye başa sarılıyor dede Yanako’nun gençliğine kadar gidiliyor. Sonrasında kadraja fazlasıyla insan takılıyor. Kalabalık aile üyelerinin yanında eşkıya ve kaçakçı kadrosu da var. Ama benim zihnimde en çok yer edinecek olan  iki tane müptela, takıntılı karakterin varlığı. Ağaçlarla kurduğu özel ilişki sayesinde dikkat çeken Barba İosif ile sürekle söylenen semerci Stefanos bu iki karakter. Ayrıca bir Çepni olan ve bu toprakların ticaret başlayalı mesleği olan deveceiliği icra eden Çepni Ali’yi de bu listeye dahil edebiliriz. Ayrıca da Stefanos’un “oh olsun!”larından sonra Şeytan Sofrası’nı gidip görmek lazım.

Çepniler ve Yunanlılar’dan bahsettik. Anadolu’nun etnik ve kültürel çeşitliliği boy gösteriyor romanda. Rumlar, Türkler ve başka halklar da boy gösteriyor bu çeşitlilik içinde. Bunun yanında kurtlar, çakallar, geyikler, ayılar ve birsürü artık boy göstermeyen yörenin vahşi hayvan roman formları da romanda yer alıyor. Anadolu’nun bu kadim sakinleri ile ilgili anekdotlar ve efsaneleri okumak da keyifliydi. Efsane ve vahşi yaşam demişken Büyük Ejder’i ve yörenin o zengin sözlü kültür dağarcığını da atlamamak lazım. Bir de tabii kırklarda yazılmasına rağmen bu derece ekolojik bilince şahit olunca yöre insanının ne kadar ilerici olduğunu ya da romanın yazarının çağının ilerisinde sahip olduğu bilince şaşırıyorsunuz…