Arıza Babaların Çatlak Kızları

Gölge Konuşuyor:

Hani birçoğumuzun yaşadığı ve gördüğü bir sahne vardır ya: dede küçük torununu çağırır, elini uzatır, ‘elimi öpersen para veririm’ der, torun da gülerek arızabütün aile efradı önünde beklenen işlemi gerçekleştirir, şanslı torun paranın yanında bir de öpücük alır. Aile efradı da bu sahneyi sevimli bulur, coşkuyla karşılar. Ama bu tür sahneler, bu yapay sahneler, rüşvetin toplum nezdinde meşrulaştığı bu gibi sahneler romanın isyankar ruhlu genç kızı  Sakine’yi irite eder.  Sakine bana ünlü karikatür ve dizi karakteri Sıdıka’yı anımsattı. Lise mezunu, ösym mağduru Sakine benimseyemediği ataerkilliği babası Paşa amca ile, annesi Fincan teyzenin ezildiğini  söz konusu ederek sürekli tartışır. Ne var ki, Paşa amca bunu anlayacak durumda değildir. Kendisine yapılan bu sözlü saldırıyı daha ziyade nankörlük olarak algılar. Yine de Sakine arkadaşları Eylem ve Figen’ e göre daha şanslıdır. Figen ve Eylem’in babaları Hıdır amca da Sakine’nin babası gibi katı ve gelenekçidir, ama en azından Sakine dayak yemiyordur.

Eylem, Figen ve Sakine, hatta Sakine’nin üniversite mezunu ablası Aysun gibilerinin şehirde yaşamaları, eğitimli olmaları, üretime katkıda bulunmaları kendilerine avantaj sağlamamaktadır. Bu durum üzerlerindeki tahakkümün gevşemesine katkıda bulunmaz, aksine pekiştiriyor. Paşa amca ve Hıdır Amca kızlar okuyunca ya da çalışınca daha da itaatkar olmaları gerektiğini, inanç ve geleneklere daha sıkı bağlanmaları gerektiğini düşünmektedirler.  Eylem ve Figen’in dokuz yaşındaki kardeşi Taylan’a arkadaşları, “oğlum dokuz yaşına geldin, ablalarına sahip çıksana” diyerek çıkışmaları yapının nasıl tahkim edildiğinin göstergesidir kanımca. Arıza Babaların Çatlak Kızları güldürüyor eğlendiriyor ama aslında bir kara mizah örneği. Trajikomik…

Sakine Konuşuyor:

“Baba, dört yüz lira verdiysen verdin, annem de sana sekizi sağ, tam on iki çocuk doğurdu. Düşünebiliyor musun, bu kadının altmış yıllık ömründen on iki yılı, tam on iki yılı mide bulantılarıyla, hep karnı yüklü geçti. Bu ne demek hiç düşündün mü? Bir o kadar da çocuk baktı, üstelik hazır bez de yoktu. Sen bu yaşa gelmiş hala kırk liranın hesabını görüyorsun. Annem, kırk yıldır senin çamaşırlarını yıkıyor, ütülüyor, yemeğini yapıyor, takma dişlerini fırçalıyor, sana süveter, yelek örüyor, daha son birkaç yıla dek saç tıraşını bile annem yapıyordu, azıcık vicdanlı ol, daha ne istiyorsun, ne yapsın bu kadın hı? Üstelik kendi değil senin anana babana  hatta halana baktı, yazık yani…”

Babasının, Sakine’ye Cevabı:

“On iki çocuk doğurmuş, duyan da diyecek ki Fincan bunları tek başına yaptı, doğurduğu o on iki çocukta benim emeğim becerim hiç mi yok? Anan tek başına, aha şuradan Tuzluçayır’a bile gidemez. Hem anan bunları yaptıysa, ben onu kırk yıldır besliyorum. Üstelik benim sağlık sigortamdan yararlanıyor. Kaç kez ameliyat oldu, dünyanın ilacını aldı. Beni çok kızdırırsanız sağlık karnesini elinden alırım, o tansiyon haplarını para yetişriremezsiniz. Onun yüzünden emekli maaşımı hep eksik alıyorum. Hem bana baksana, sağa ne oluyor ki? Anneni de kendine uydurdun, yoldan çıkardın. Üç gün işe gittin diye kendini bir bok belledin. Bir eksik etek bu kadar konuşur mu? Anarşikler gibi bir pankart yazıp asmadığın kaldı, gerçi nankörsün, senden her şey beklenir. Sen iyi ki üniversite neyim kazanamadın, şimdi benim başımın belasısın, okusaydın milletin başına bela olacaktın. Neyse ki vatandaşın verilmiş sadakası varmış da Allahtan daha fazla okuyamamışsın. Bana bak işe gidiyorum diye şımarıp diklenme, daha benim ekmeğimi yiyorsun, bu evden evlenip çıkana dek benim lafım geçerli bunu aklından çıkarma!”

Tanıtım Bülteni:

Ayten Kaya Görgün’ün ilk romanı Arıza Babaların Çatlak Kızları, köyden kente göç olgusunu, Ankara’nın varoşlarında kır ve kenti iç içe yaşayan birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin 80’lerdeki yaşam öykülerini ironik bir dille işliyor.
Anadolu’nun en sahipsiz bırakılmış ıssız köşelerinden, son umutlarını toplayıp atalarından kalma toprakları terketme cesareti göstererek, Samsun Asfaltı’ndan girdikleri bu kentin sağına soluna dağılan insanlar, kurdukları yeni mahallelerde buluştular. Yüklerini gelincik tarlalarının, papatyaların ortasına indirenler, dede yadigârı maşrapalar, bakır kazanlar, el dokuma kilimler ne var ne yoksa hepsini üçe beşe bakmadan tuğlaya, kuma, çimentoya, kazmaya, küreğe yatırdılar. El birliğiyle harcını karıp, üç duvarını ördülerse, dördüncüyü kıl kilimle çevirdikleri, çatısı gökyüzü olan tek göz damlarda “başlı-kıçlı” yattılar.

Kenti bir halka gibi çevreleyen bu çorak arazide elektrik veya su olsa tesisatçı bile olmaya aday erkekler hem mimar, hem duvar ustası, hem sıvacı, hem boyacı, hem camcıydılar… Kadınlar hem aşçı, hem taşıyıcı, hem badanacı, hem kuyu kazıcı, hem sucu, hem terzi… Çocuklar her şeydiler fakat sadece çocuk değildiler… Yine de en çabuk onlar alışmıştı kentin köye, köyün kente dönüştüğü bu silsileye. Anne-babalarından önce çözüldü dilleri. Ve onlara kılavuz olmakta gecikmediler.

Bu mahallelerde büyüyen yeni kuşağın, bir ayağında gelenekler, diğer ayağında kentin göz alıcı ışıkları takılıydı. Bir kulaklarında babalarının öğütsel yasakları, diğer kulaklarında yeni ufuklardan yayılan cezbedici sesler… Arıza Babaların Çatlak Kızları, aynı havanda dövülüp, aynı imbikte damıtılan insanların kimilerinin sirke, kimilerinin şıra, kimilerininse şarap olma öyküsünü anlatıyor…