Kara Prens

Gölge Konuşuyor:

Kim demişti tam hatırlamıyorum -Ursula Le Guin olabilir- edebiyat güzel yalanlar söyleme sanatıdır. Yani bu romancının, öykücünün sözü yalandır, anlamına geliyor. İris Murdoch’ın, Le Guin’in tespitini tam olarak yalanladığından emin değilim. Ama kuvvetle muhtemel böyle bir tanımlama Murdoch’ın hoşuna gitmez. O tüm yapmaya çalıştığı sanatın iyileştirici gücünden bahsetmek. Bundan dolayı yazar kahramanı Brandon Pearson (BP)’ın arkasında duruyor.kara

Okuduğumuz BP’nin notları imiş. Kitabın kapağında İris Murdoch yazdığına bakmayın siz, kitabın her şeyi BP imiş. BP kendi hikayesini yazmış. Önsöz de yazmış romanına, bununla kalmamış sonsöz de yazmış. Hayatta kalan dört önemli karakter de sonsöz yazmışlar. Bu bir ilk. Neyse ki editör durumu toparlamış; bir sonsöz de o yazmış.

Hikaye başka ağızlardan başka başka çıkar anlayışı doğrudur ama edeplice olursa. En üzücü olan ise BP’nin yalan söylediğine inanmamızdır. Nihayetinde diğer karakterlerin söyledikleri böyle düşünmemize sebep olabiliyor. Editör ne kadar toparlamaya çalışırsa çalışsın kalbimize şüphenin tohumları ekiliyor. Romanı çok sevmeme rağmen romanın sonunda ağzımda buruk bir tad kaldı.

Oysa ki Pearson’ı sevmiştim. Samimiyetinden emindim. Hiç aklıma gelmezdi onun bize yalan söylediği. BP yalan söylemeyen biri olmadığını zaten itiraf ediyordu bize. Mesela elli sekiz yaşında olmasına rağmen kırk altı yaşında olduğunu söylüyordu. Bunu bazı karakterlere söylüyordu. Neden böyle davrandığını bildiğimiz için de biz sevgili okurları onun bu küçük yalanarını hoş görüyorduk. Zaten böyle yaparak kendisiyle de dalga geçiyordu. Tamam bizden bir iki bişey gizlemiş, örneğin meslektaşı Arnold Baffin’e olan kıskançlığı. Sonsöz yerine olan itirafnamede bunu zaten itiraf ediyor.

Bunun yanında önsöz ve sonsözleri bir tarafa bırakırsak roman bize aşk, evlilik, kadın meselesi konularında bizi değişik bir bakış açısı sunuyordu. Malum konularla ilgili sivri çıkışlar yoktu. Yine de roman mutlak aşk, mutlak sevgi, mutlu evlilik konumlarında kesin yargılarda bulunmayarak tartışmaya  çalışıyordu. Birini sevmek güzel bir şeydir. Buna kimse bişey demez. Ama bu sevgi bir yere kadardı. Klişe olacak ama, her aşk bir gün bitecekti. Aşık olunca insan dünyayı değiştirme gücüne sahiptir gerçekten. Bu konuda roman ikna edici. Ama bir eleştiri var. O da çiftlerin bu duyguyu yaşarken diğer şeylerin önemsizleşmesine izin vermeleridir. Galiba Michel Tournier demişti, böyle olunca çiftler tehlikeli bir makineye dönşüyor. Brandon bu derece ileri gitmiyor ama sorgulatıyor yine de.

Boşanmış biri Brandon. Bunun yanında romanda biri çatırdayan, diğeri bitmek üzere olan iki evlilik vardır. Evlilik ile olarak nihai sonuç, mutlu evliliğin olmadığıdır. Bu Brandon’un evliliğe karşı olduğunu göstermez. Çünkü evlilik bir süre sonra saygılı bir birlikteliğe dönüşüyor. Çoğu evlilik böyle çünkü.

Evlilik meselesi, kadın meselesinin bir parçası gibi işleniyor. Boşanmış Brandon belli ki bunun etkisini üzerinden atmış. Romandaki yukarıda zikrettiğimiz evliliklerin tarafı olan kadınlar için aynı şeyi söylemek zor. Rachel, yani Arnold’un eşi daha güçlü olduğu için belki boşanmanın kötü etkilerinden zamanla kurtulacaktır. Ama Brandon’ın kız kardeşi Priscilla için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Kadının boşluğu sadece duygusal bir boşluk değil. Rachel’ın Brandon’a söylediği,  senin paran var, senin için hava hoş, gibi ifadelerle sabitlendiği gibi kadının toplumsal ve ekonomik bağımlılığı, -üstelik modern bir dünyada yaşamalarına rağmen- kadının ilerisini görmesine engel bir durum.

Neyse bu yıl İngiliz kadın romancılarını biraz daha fazla okuyacağım galiba. Burada aslan payını da sanırım İris Murdoch alacak…