Tanrının Ağzından Evrenin Hikayesi

Gölge Konuşuyor:

Önce romanın daha önce okuduğum hangi kitapları hatırlattığını söyleyeyim: Julian Barnes’ın On Buçuk Bölümde Dünya Tarihi, Christoph Ransmayr’ın Son Dünya, Jenny Erpenbeck’in Gölün Sırrı, Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü. Hepsi birbirinden farklı romanlar ama, tümü birden yaratılış konusuna değiyor. Bu arada bir miktar da İlahi Komedya’ya benzettim. Ne var ki, adını bu paragrafta zikrettiğim tüm bu eserlerin yeni bitirdiğim bu kitaptan daha güçlü olduğunu söylemek zorundayım. Ama yine de orjinal bir konusu olan bir roman arayanlara önerilir.

Romanı eleştireceğim ama önce bir kendimi eleştirmem gerekir. Ne kadar kötü bir okur olduğumu itiraf etmem gerekir. Bir kere hoşuma gitmeyen bir şey olduğunda kitabı üstünkörü okumaya başlıyorum. Bu iyi bir şey değil. Tamam kavga edersin, ama didik didik ederek bunu yapman gerekiyor. En kötü kör üstünkördür. Nihayetinde üstünkörün de diğer körlerden bir farkı yok. Bu romanda sorun ettiğim şey efendim şimdi bu Tanrı niye Batılı, neden Doğu’ya bu kadar az uğramış. Bunun yanında bu kadar filozof, devlet adamı, peygamber, sanatçı romanda boy gösterirken, üç büyük dinden birinin peygamberi Muhammed’e küçücük bir rol verilmez mi? Ancak, sonra kendi kendime düşündüm: Sana ne, dedim. Elin Batılısı yazmış, e Müslüman da yazsın ona yer vermesin. Hem bir eseri değinmediği yerlerden dolayı eleştirmek çok doğru değil. Dikkat edilmesi gereken işlediği konuları ne derece iyi işlediğidir.

Evet baş karakteri Tanrı olan bir roman. Ne var ki, bu Tanrı o bildiğimiz her şeye kadir, şu yüce dağları ben yarattım deyip büyüklenen bir Tanrı değil. Tam tersine oldukça alçakgönüllü bir Tanrı. O kadar alçakgönüllü ki, kimi zaman onun Tanrı olduğunu bile unutuyoruz. Kendisi bile unutuyor kendisini, kudretini. Çoğu zaman insan gibi davranıyor. Öğrenen, kendini geliştiren bir Tanrı olmasından dolayı her şeye kadir değil görüşünü ortaya atıyoruz. Kimi zaman da bu Tanrı diğer karakterleri anlatan her şeyi bilen bir üçüncü şahıs olmakta. Velhasılı Tanrı O’dur.

Evreni, dünyayı, insanı ve diğer varlıkları niçin yarattığından bahsediyor tabi ki. Aslında sebebi belli: can sıkıntısı ve yalnızlık. Yani kimi semavi dinlerin biz Tanrıdan südur ettik şeklindeki inancı taraftar bulmuyor. Aslında önceleri pek hoşnut kalmıyor bu eserinden ta ki, kendi suretinde yarattığı insan ortaya çıkıncaya kadar. İtiraf ediyor tabi ki eserinin kusursuz olmadığını. Hayır da şer de ondan deyip onu sorgulamamız gerektiğini söyleyen biz kullarına karşılık o özeleştiri yapabilme kudretine de sahip. Örneğin Kış’ı yaratmanın akıl karı olmadığını söylüyor.

İnsan yaratıldıktan sonra da roman bir biyografi tarihine dönüşüyor. Tanrımız yukarıda zikrettiğimiz filozof, peygamber, mitolojik kahraman, devlet adamı, sanatçı sıfatlarına sahip çok önemli kişilerle çeşitli görünümlerde buluşuyor. Dante ile Araf’ta buluşurken, Buda ile Nirvana’ya çıkarken, Golgota tepesinde sırtını İsa’ya sırtını döndürürken, Herakleitos ile aynı nehirde yüzerken görüyoruz onu. Bir çoğu onun Tanrı olduğunun farkında değilmiş. Bazıları da onu yanlış anlıyor. Herakleitos onu Zeus sanmış. Onu tanıyan İsa ise, o gözü yaşlı bir şekilde sırtını dönerken: “Neden beni terk ettin baba?” diye soruyor….