Oğul

Gölge Konuşuyor:

Beklentileri çok aşan bir roman oldu. Kıyamet’i düşündüğümde ise yazarın üstüne koyarak ilerlediği söylenebilir. Bir edebiyatçı hakkında Zizek gibi filozoflar konuşuyorsa bilin ki söz konusu olan eser bir felsefi derinliğe sahiptir. Ama ben Nikolaidis’i asıl besleyen kaynağın Lacan olduğunu düşünüyorum. Gerçekten Nikolaidis de bu kısacık romanda Lacan gibi bilinç-dışının en ücra köşelerini gösteriyor ayrıksı bir kurgu sayesinde. Aslında Lacan’da da kurgu var. Ama bir felsefi metnin kurgusu ile kurmaca metnin kurgusu aynı değildir.ogul-001

Aslında bu oidipal temelli baba-oğul gerilimini psikanalize uyarlayan Freud’tan başkası değildir. Tabi Lacan, Freud kuramlarının eksiklerini tamalayan, yanlışlarını ayıklayan bir filozof. Oidipal bir etkiyle oğulun babaya olan tavrının yarattığı gerilim bu romanın da merkezinde olan şey. Babaya olan nefret genel bir tahammülsüzlüğe dönüşüyor zamanla. Zaten romanın ilk cümlesi, “Tiksintimi idare edebilseydim, anladım ki her şey farklı olurdu.” Bu aslında en son söylenen söz. Bir dizi maceradan sonra çıkan sonuç bu söz.

Hangi maceralar? Bu daha ziyade Oğul’un karşısına çıkan karakterle etkileşimi sonucunda ortaya çıkan hikayeler. Tanıtım bülteninden aynen aktarıyorum: Zamanın yeni ruhuna uyum sağlamayan isimsiz bir kahraman (bu bizim Oğul), Viyanadaki parlak müzik kariyerini terk edip teselliyi camide arayan piyanist Samir, kızlarının pezevenkliğini yapan sığınmacı Kirli Djuro, koyu Hıristiyan bir vaiz, Kosova’dan gelen bir grup cüzamlı mülteci ve daha nicesi tam da Bulgakov’un romanlarından fırlamışçasına tarihin bir yerinde Miguel Cervantes’in de korsanlar tarafından satıldığı Köle Pazarı’nda buluşur…

Tüm aksiliğine rağmen etkileyici bir karakter Oğul. Onu sayfalarca pürdikkat dinledim. Söylediklerinin tek satırını kaçırmak istemedim. Altını çiziyim dedim bazı yerlerinin ama buna imkan yoktu. Çünkü baştan sona felsefik, baştan sona estetik bir sunum vardı.

Ve gerçekten bilinçdışının en ücra köşeleri dedim ya. Bu kesin. Çünkü karanlık birçok yönüm olduğunu roman sayesinde kavradım. Üstelik genelde sevilen, insanlar tarafından “iyi” olduğuma dair kuvvetli mesajlar alan biri olarak söylüyorum bunu. Gerçi benim içimde nefret ve sevgisizlik daha az ama. Belki de bunun sebebi karakterde olduğu gibi kendine olan nefretin bir sonucu. Nietzsche diğerkamlığın kendine olan nefretin bir sonucu olduğunu söyler. Bu romanda da bu tezi destekleyen şeyler var.  Acı gerçeklerden biri de insanın pis bir varlık olduğu. Yıkanır, temizlenir ama kir üretir insan. Temizlediği kendi kiridir. Ve aslında tiksintimiz olduğu için empati yeteneğimiz de gelişmemiş. Şöyle:

Çevremizde her gün fazlasıyla üzüntü görüyoruz. Onu görüyoruz ama yine de algılayamıyoruz diye düşündüm. İnsanlardan tiksinmek hiçbir şeyi anlamamak anlamına gelir ve daha kötüsü: onları doğru düzgün anlamamak. Tiksinmek, en kötü ihtimalle yüzeysellikten başka bir şey değildir, -özellikle, yüzeysellik kibirle beslendiğinde. İnsanlardan tiksiniriz, çünkü onları oldukları gibi gördüğümüzü düşünürüz. Tiksintimizle gurur duyarız ve üzerine titrer, nadir bir çiçek gibi ekip biçeriz.”