Mümkün Öykülerin En İyisi

Gölge Konuşuyor:

Kuyudakiler. Hatlar karıştı. Kısa devre yaptı. Yusuf, Davut, Çağrı, Kabil. Hangisi hangisiydi? Öykünün canlılığı ve çekiciliği vardı, dilin de kıvraklığı. Sarhoşlar, evsizler, yazarlar, inançlılar hepsi iyi çizilmiş resimler gibiydi…mümkün 001

Güneş Yaralarımızı Yakıyor‘da ölüler konuşuyor. Yaşamlarındaki belli anlara odaklanmış tüm ölüler. O anlar için sanki var olmuşlar, o anlar için yaşamışlar. Nefes Kontrolü‘nde otoriteye karşı mazlumun onurlu duruşu var. Yedi Uyuyanlar‘da ise Yediuyurların uyumaya bir şekilde devam ettikleri görülüyüyor, mesel sanki bilinçdışı ile ilişkilendirilmiş…

Bu okuduğum ikinci Aykut Ertuğrul kitabı. Çok önemli bir öykücü Ertuğrul. Artık onun okuru olduğum tescilli. Dünyaya farklı pencerelerden bakıyoruz. Belki onun bazı siyasi manevralarla ilgili yanlış düşünceleri, eksik ön bilgileri vardır, aynı  şekilde benim de eksiklerim ve yanlışlarım olabilir. Mavi Marmara olayı belli ki aramızda tartışma konusu, çözülmemiş bir mesele, ama Ertuğrul harika bir öyküyle tezini meşru kılıyor. Güzel bir öykü Yaşasın Ritim ama rahatsız edici. Alınan bir karar var, ama nedir bilmiyoruz. Oradaki gediğe sızıyoruz.

Ana ve evladı durum hikayeleri de etkili. Annesiyle telefonda konuşurken vurulan asker ve üryan bir şekilde karşısında evladını gören annenin hikayesi. Rüya adlı öyküde mahsullerine yıldırım düşen çifçinin mahsullerini kurtarmak için yıldırım düşen yere doğru can havliyle koşması… Kafamda yer edinen kalıcı fotoğraflar  hepsi…

Aykut Ertuğrul okuru öyküye katmayı iyi biliyor. Okurun sızacağı gedikleri iyi ayarlıyor. Avucunda “Vatan Sağolsun!” yazılı küçük bir kağıt olan bilincini yarı yarıya kaybetmiş hastanın durumu çağrışımlara müsait. Bunun yanında her öyküde bazı alt mesajlar da var sanki. Alttan alta yapacağı eleştiriye okuru da ortak etmesini biliyor Aykut Ertuğrul.  Mesela üsttenci bakışı eleştirmesi güzel ama, otobüste yer verme hikayesini keşke bir travmaya dönüştürmese.

Kahraman sonsuz yolculuğuna çıkarken, yol boyunca gördükleri kahramanların resmi geçidi gibidir. Ejderha metaforunun bu dünyadaki karşılığı gösterilmiş. Hamaset kokusu alınca öyküleri çok sevemiyorum.

Oysa biz Atlas’ın sırtında daha mutluyduk, sizler Tanrı’yı öldürmeseydiniz. Günah keçisi Newton  ve Nietzsche gösterilmiş. Tanrı varken biz daha mı mutluyuz, daha mı mutluyduk? Bu tartışma konusu olmamış…

Öyküleri seversiniz ya da sevmesiniz ama her öyküde yeni bir şey deneyen Aykut Ertuğrul’un hakkını teslim etmeniz lazım. Mesela Atiye’nin Ölüleri gibi öykü daha önce yazılmadı. Uyku problemi yaşayan yazarın sözüm ona kahramanı Atiye. Ama inanmayın siz, çünkü öykünün kahramanı yazarın kendisi. Daha önce söylemiştim, kahramanların resmi geçidi demiştim, bu öykü de var. Gerçek kişiler, yazarın kurguladığı kişiler, kahramanlığı tescil edilmiş Şehriyar, Drogo ve Selim Işık gibi kahramanlar, yazar ve Atiye. Zaman tek bir an. Aynı anda hepsinin hikayesini anlatıyor Ertuğrul.

Özellikle bazı kısa öykülerde öykünün kendisinden ziyade, yaratılan durumlar, enstantaneler önemli oluyor. Bu anlar zihne kazınmış fotoğraflar gibi. Adımlar adlı öyküde yaralandıktan sonra düşen miğferini almaya çalışan askerin durumu. Ve son beş adımı. Her adımda yüzünün aldığı biçim… Yine Çoban ile Atmaca öyküsünde, 250 bin asker ile çobanın paylaştığı sessizlik,sessizliği bozan atmaca… İlk Cümle adlı öyküde de ayna karşısında üretkenliği bitmiş bir yazar görüyoruz.

Atiye’nin Ölümü için söylediklerimi Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge için de söyleyebilirim. Gerçekten benzersiz bir öykü ve çok sevdim. Beni en çok üzen koybolan dilleri, kaybolan sesleri hatırlattığı için…