Kelliğimin Hikayesi

Gölge Konuşuyor:

Görkemli sonlar iyidir ama kitabın ağırlığının bütününe yayılması açısından düşünüldüğünde haneye eksi puan yazılır. Ama buradaki gibi, son sizi öncesine götürüyorsa, sizin eksikliğinizi, sizin dikkatsizliğinizi size söylüyorsa  işlerdeğişir.

Kitabın ana karakteri Marek van der Jagt’in vasat portresi romanın da vasat bir çizgide ilerliyormuş izlenimini veriyor. En nihayetinde kendisiyle ve bedeniyle yüzleşmesi ve kendi fiziksel gerçekliğininin kendisi tarafından kabul görmesi, bunun da hayatına giren insanlar sayesinde, özellikle bir sevgilinin katalizörlüğünde gerçekleşmiş olması her ölümlünün kendi çapında bir mutluluğu ve mutsuzluğu olabileceği gerçeğini ortaya çıkardı. Kötü ve vasat için uygun olan dünyanıın “yüce” için tasarlanmamış olması da dikkate değer bir şekilde romanda yedirilmesi ise romanın özgünlüğü. Bu son durumu anne Eleanor’un zihin okumalarından çözüyoruz.

Aslında roman, sonun başlangıcı ile başlıyor. Henüz yirmilerin başındaki Marek’in hayatındaki eksilme ile başlar. Görünürde bu eksiklik fizikseldir: Anne ve saçların yokluğu. Sonradan da cüce penis takıntısı. Bu romanda sonradan olan geçmişe indiğimiz için yaşamın öncesi ve dolayısıyla alt yapısı. Tabii eksilme duygusunun sadece fiziksel olmadığına roman ilerledikçe şahit oluyoruz. Eksilme duygusuna yoğun bir şekilde yaşanan yetersizlik duygusu vesile oluyor esasında.

Anne yokken değil varken bu yetersizlik var. O derece güzel, o derece güçlü, o derece katı yürekli biri ister istemez başka insanlarda bu duyguya neden olabilir. Vasat bir portre olan Marek’in üzerinde her daim hissedilen bir gölgedir. Her sözü Marek için yazılı olmayan yasa görevi görür Eleanor’un. Ama sanırım benlik oluşturmanın en doğru yolu oğul için (oidipal mıdır değil midir tartışmıyorum) söz konusu gölgeden kurtulmak ve kendini tepedeki güneşe teslim etmek. Günün son ışıkları ile de umudu sonraki güne ertelemek.

Felsefeyi kendine meslek seçen ve sivisinde Viyanalı filozof yazan Marek bu negatif duygulardan kurtulmayacağı ya da bu duygularla yaşayıp yaşayamayacağı romanın sırrı. İroni ve hüznün bir arada yürüdüğü  roman ile ilgili başka sır da varmış, ne var ki yayıncı künyede bunu paylaşıyor, o da: Bu otobiyografik kitabın yazarı Marek van der Jagt’a en iyi ilk roman ödülü verilmiş, ama verilmemiş tabi. Çünkü aynı yazar bu ödülü daha önce Mavi Pazartesiler adıyla almış Arnon Grünberg’den başkası değilmiş.