Bıçağın Ucu

Gölge Konuşuyor:

Attila İlhan romancılığıyla tanışıklığım pek yeni. İlk okuduğum Attila İlhan romanı bu sayfalarda da hakkında konuştuğum Dersaadet’te Sabah Ezanları idi. Şimdi artık Attila İlhan romancılığını tanıyorum diyebilirim. Ayırdedebilirim de. Çünkü tarz var.bıçağın 001

Yazarın Aynanın İçindekiler adlı roman dizisinin ilk kitabıymış Bıçağın Ucu. Gelin görün ki ben dördüncü kitaptan başlamışım. Ne yapalım elimizden tutan olmayınca böyle şeyler yapabiliyoruz. Neyse ki çok sorun yaratmıyor bu durum, çünkü romanlar birbirinin devamı değil. Ortak kahramanlar var ama her birinde bir başkası öne çıkıyor. Neden bu diziye Aynanın İçindekiler adını verdiğini, bunlar dumanlı bir aynadan bana yansıyanlar şeklinde açıklamış. Sanırım dizide Cumhuriyet tarihinin değişik dönemlerinden kesitler işleniyor.

Bıçağın Ucu’nda 27 Mayıs darbesinin arifesi işleniyor. Ocak-Mayıs arası. Darbeye, romandaki bakış açısına uygun olarak devrime giden “haklı” süreç işleniyor, Suat-Halim çiftinin izinde. Suat ile Halim’in hikayesine sonra geleceğiz ama önce dönemin olayları hakkında biraz malumat sunalım. İtalik bir şekilde bölüm başlarında romanda birer alt metin görevi yapan gerçek bildiriler şeklinde kısa yazılardan öğreniyoruz. Özetle memlekette gerici ve irticai faaliyetler artıyormuş, laiklik elden gidecekmiş böyle devam edilirse. Buna karşın CHP’nin ve İsmet Paşa’nın asıl darbe planlarını yaptığına kanaat getiriyoruz. Tam tersi de olabilir belki de darbeyi önlemeye çalışıyordur İnönü. Kesin olan bir şey var ise İnönü’nün darbe planlarından haberdar olduğu. Makamına pek bir ziyaretçi akını var çünkü. Fetullah Gülen’i önceleyen Said-i Nursi’nin faaliyetleri de laik kesimde rahatsızlık yaratıyormuş. Darbe öncesi hükümet karşıtı gösteriler artarak devam etmiş. Hemen öncesinde sıkıyönetim ilan edilmiş, “gerekli” uyarılar yapılmış.

Tarz dedik ya. Mesela romanda karakterlerden hangisi anlatılıyorsa anlatı onun içsesi oluyor, onun zihninin okumalarını, yansımalarını görüyoruz. Mesela Halim söz konusu olduğunda daha umutlu, daha rahat bir ifade, Suat söz konusu olduğunda umutsuz, karamsar bir ifade hakim oluyor romanda.

Halim ve Suat bir çift olmalarına rağmen hem karakter olarak, hem sınıfsal olarak hem de politik olarak birbirinden farklı iki karakter. Demek ki aşkın milleti, sınıfı, siyasi görüşü yokmuş. Hormonların da. Halim köylü, sonradan görme burjuva kökenli, Suat ise tam tersine paşa torunu aristokrat bir aileden geliyor. Ne var ki, çiftler arasında mutlak bir uyumdan söz etmek mümkün değil. Belkide buna söz konusu ettiğimiz farklılıklar neden oluyor. Mesela Suat politik fikirlerinden dolayı eşini deli, hayalperest biri olarak görmekte. Marksist dünya görüşünü benimsemiş olan Halim’in epey başı belaya giriyor. Ekonomik olarak da zayıflıyor aile. Evlerini pansiyon olarak kiralamak zorunda kalıyor çift. Kiracıları da romanda sonradan söz sahibi olacak Yüzbaşı Demir’den başkası değil.  Halim daha ziyade sanat faaliyetleri ile tutunmaya çalışıyor. Musahhihlik, dublaj ve tiyatro oyunculuğu gibi faaliyetleri ile istihdam olmakta. Köyünde varlığı var ama bunun için kardeşiyle mücadele etmesi gerekir. Halim’in ne enerjisi vardır, ne zamanı ne de isteği. Arkadaş grubu ile Beyoğlu çevresinde bohem yaşantısı sürmekte kendileri. Zaten muhafazakar dünya görüşüne sahip ailesi onun komünizm gibi bir illete bulaştığının duyumunu almış, zılgıt üstüne zılgıt çekmektedir. Neyse ki, lafı fazla uzatmadan ihtilal, darbe ya da evrim ne derseniz deyin çiftin tek umudu gibi görünmektedir.

Dumanlı ayna metaforundan Attila İlhan’ın romanda savunulan düşüncenin tartışmaya açık olduğunu söylemek istiyor. Bundan dolayı Cumhuriyet’e mutlak bağlılığını ilan eden Suat’ın dayısı Miralay Ferit ile Yüzbaşı Demir’in tartışması da romana damga vurmaktadır. Komünizme karşı Kore’de savaşmış Yüzbaşı Demir’in Cumhuriyet dönemindeki yozlaşmayı anlatmak için marksist terminolojiye baş vurması ve diyalektik bir bakış açısıyla anlatması ilgi çekici gerçekten. Bana göre bu tartışmalar yine de sınırlı. İşte Atatürk’ün devrim anlayışını kavrayamamış kadrolar devrimi süreğen hale getirememişler. Bu düşünce mutlaklaştırılıyor sanki. Yani Atatürk hiçbir şekilde tartışma konusu yapılmıyor. Yunan’ı yendik deniliyor. Ama Yunan’a karşı olan bu başarının, diğer aktörler artık çekilmişken,  emperyalizme karşı kazanılmış bir kurtuluş savaşı olarak yorumlanması bana hiç doğru gelmiyor. Nihayetinde evveliyatında emperyalistler arası savaşta saf tutmuş bir ülkeydik. Kaybettiğimiz toprakların bir kısmını geri almamızın neden emperyalizme karşı kazanılmış bir zafer olduğunu biri bana anlatsın.

Anlaşıldığı üzere romanda geri dönüşler var. Bunların bence en etkilisi Yüzbaşı Demir’in Kore’deki çarpışması ile eş zamanlı olarak Suat’ın zor zamanları olan leyli (yatılı) günlerini birlikte anlatıldığı bölüm. Gerçekten bu bölüm romanda en ilgi çekici bölüm. Tarihten ziyade saf edebiyat vardır bu bölümde. Hatta buradan yola çıkarak Suat ile Demir arasında bir şeyler olacak düşüncesi hasıl oluyor. Nihayetinde babasını erken kaybetmesinden dolayı Suat’ın yüreğinde Halim’in bir başına dolduramayacağı boşluklar yaratmış. Belki bunu bir dönem nedimesi Nadejda ve Matmazel Raşel kapatmıştır, ama artık onlarda hayatında yoktur.Darbe olmasaydı belki de hikaye başka yöne akacaktı, neyse…

Elimde Bilgi Yayınevi’nin 81 yılı ikinci baskısı vardı. İlk defa 73’de basılmış romanın bendeki baskısı romanın sonlanmasıyla birlikte artık miadını doldurmuş gibi görünüyor. Bizim 81 model araba paramparça, yerlerde sürünüyor… Ön kapağını kaybettim, neyseki önceden taramıştım…