Abşalom Abşalom

Gölge Konuşuyor:

Keşke benim köyümde de William Faulkner gibi biri yaşasaydı. Çünkü romanlarına ve öykülerine baktığımızda onun yaşadığı Yoknapatawpha köyünde çok özel insanların yaşadığına inanıyoruz. Bunun yanında Faulkner, bana, aslında her insanın özel olduğunu düşündürtüyor. Bunun için sadece hikayemizi anlatacak güçlü bir kaleme ihtiyaç var. Yazı ve yazma tekniği ile bütün hikayeler özel olabilir, ölümsüzleşebilir.  Her macerada Faulkner, köyden bir aileye ve bir kaç karaktere projeksiyonu tutuyor. Bir romanındaki ana karakter, başka bir romanında yardımcı karakter olabiliyor dolayısıyle.tara0002

Bilinç akışı yazma tekniği de yirminci yüzyılın ilk yarısında keşfedilen etkili bir tekniktir. Halen yürürlükte ve işlevsel. Bu tekniğin duayenlerinden biri de William Faulkner’dır. Alıştınız mı bu tekniğe tadından yenmez. Alışamadınız mı, sıkıntı büyük o zaman. Aslında bu teknik insan denilen ölümlünün düşünme ve anlatma yeteneğine çok uygun. Yazı bilinçten akar. Bilincimizin çizgisel değil, döngüsel bir işleyişi vardır. Dünyayı gözlemlerken, çağrışımlarımız ve hayallerimiz de devreye girip hikayenin bir parçası olurlar.

Faulkner’ın diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da konuşan tek bir kişi değil. Birden fazla anlatıcı sayesinde biz hikayeyi bütünlüklü kavrıyoruz. Adalet Ağaoğlu’nun da Bir Düğün Gecesi’nde denediği bu teknik sayesinde roman bir açık yapıta dönüşüyor. Tüm bakış açılarını birleştirip tek bir yapı oluşturulabildiği gibi, her bir bakış açısı ayrı ayrı değerlendirilip parçalı bir değerlendirme de yapılabilir. (İkinci söylediğime Faulkner’ın Ses ve Öfke romanı örnek verilebilir.)

Romanda Thomas Sutpen’in hikayesini öğreniyoruz. Başkaları da var ama Thomas Sutpen merkezde. Aslında o, tam bir Yoknapatawpha’lı sayılmaz. Yoknapatawpha’ya sonradan yerleşmiş. Köksüz biri ama, cesareti, kararlılığı ve iradesi sayesinde bir güç elde ediyor. Henüz on dördünde evden kaçıp Batı Hint adalarına gitmiş. Zorluklarla mücadele etmiş. Küçük bir servetin sahibi olabilmiş nihayetinde. Yoknapatawpha’da bir arazi alır ve yerleşir buraya. Kölelerini bile özenle seçer Thomas. İnsanlarda sevgi ve korku karışımı bir duyguya neden olur. Ne var ki, onun olduğu yerde insanların en çok özledikleri duygu merhametten başkası değil. Kendini merkeze koymuştur Thomas. Asla ve asla bir başkasını düşünmüyordur. Zamparalığı can sıkıcıdır. Kadınlar konusunda tüm yaşamında boş durmamıştır. Zenci beyaz farketmez onun için. Üç evlilik yapmış. İki kardeşle ayrı zamanlarda evlenmiş. Ne var ki, zamparalığı sonuçta onun için pek hayırlı olmaz.

Onun hikayesinin büyük bölümünü Rosa Coldfield’dan öğreniyoruz. Rosa hikayeyi genç Quentin Compson’a anlatıyor. Rosa öldükten sonra hikayeyi biz, Quentin ve arkadaşı Shrewe’nin karşılıklı konuşmalarından öğreniyoruz. Quentin’in dedesi Thomas’ın ilk gençlik döneminden arkadaşıymış. Quentin dedesinin Thomas ile ilgili anlatıklarını (daha ziyade ilk gençlik dönemini) Shrewe’ye aktarır. Sutpen’i araştırıyordur Shrewe de. Rosa’nın mektuplarını Quentin’e okur devamında. Hikaye bununla da bitmez. Shrewe’nin bildiği başka şeyler de vardır Thomas Sutpen ve ailesi ile ilgili. Tüm bildiğini kendinden de bir şeyler katarak anlatır Quentin’e.

Ses ve Öfke’deki gibi bu hikayeye de ensest kokusu sinmiştir. Ne var ki Thomas Sutpen için melezleşme, ensestten daha kötüdür. Zenci “piç”leri olmasına rağmen böyle düşünür.

Bir parantez de kitabın çevirmenine. Aslı Biçen ülkemizin en başarılı çevirmenlerindendir. Bu zor metni de okur için kolaylaştırmış. Kitabın sonundaki kronoloji, şecere ve harita da okurun yükünü epey hafifletiyor…