Pendragon Söylencesi

Gölge Konuşuyor:

Tavsiye işlerine girmeyi pek sevmesem de, sevmiş olduğum bir eseri, eserin olası okurlarına duyurmayı bir görev sayıyorum kendime. Eseri pek okuyan olmadığı için, bu nedenledir ki çok eserle ilgili hemen hemen hiçbir bilgi olmadığı için, bir kaşif olarak ben kendime düşen görevi yapmalıyım misyonuna sahip olurum. Vizyonu boş verin bu misyonla ben hoparlörü elime alır sokağa çıkarım.

Sevincimin yanı sıra, biraz da bu gibi eserlerin gözümden kaçtığını düşünerek üzülürüm, hayıflanırım. 😦 Nihayetinde Pendragon Söylencesi gözümden kaçabilirdi. Yazarın sıradışı biyografisi ile karşılaşmam, yeni basımı yapılan yazarın bir diğer romanı Yolcu ve Ayışığı’nın beni etkilemiş olması, bir de yabancı dillerdeki övgüleri gördükten sonra eser ister istmez listelerime girmiş olur.

Pendragon Söylencesi sıradışı bir roman. Tarih, din, büyü ve felsefeyle yoğrulmuş.  Ne söyleyeyim biraz Carlos Fuentes’in Terra Nostra’sı, biraz İtalo Calvino’nun Atalarımız’ı, biraz Umberto Eco’nun Foucolt Sarkacı’nı, biraz da Jaume Cabre’nin İtiraf Ediyorum’unu hatırlattı. Ama Pendragon söylencesi tüm bu eserlerden önce yazılmıştır. Kimin yazdığı belli olmayan sonsözdeki şu cümle aslında romanı özetliyor: Bu tuhaf anlatı, aynı anda hem bir dedektif, hem mizah, hem de serüven romanıdır ve aynı zamanda tüm bunların bir parodisidir. Ama yalnızca bunların parodisi olmakla kalmaz; iki dünya arasındaki yazar-okuyucu dünyasının, çok karakteristik bir yönü olan mistisizmden hoşlanma eğiliminin parodisidir.

Biraz da romanın baş karakterinden dolayı beni onore eden bir tarafı vardır. Adamım Janos Batky bunun kendi hikayesinden ziyade Kont Pendragon’un hikayesi olduğunu söylüyor ama bence tamamen onun ruh hali sinmiş romana. Onun kitaplarla, özellikle de nadide eserlerle kurduğu ilişki beni ona iyice yaklaştırdı. Mesela alıntıladığım Pendragon ile olan kitabın ortalarına düşen şu inanılmaz bölüm onun ve nispeten de benim ruh halini yansıtıyor:

Ben de elimde bir el yazmasını sallıyordum. Bir kodeksti bu, harf tipi çok eskiydi; “rahip Gotik’i” denen türdendi. Neyin üzerine yazılı olduğunu -özel Fransız zambak armalı bir cilt miydi- bilmiyorum. Onda olağanüstü, törensel bir şey vardı.
“Bu nedir?” diye sordum konta.
“Siz hazineyi tıpkı Venediklilerin sihirli değneği gibi buluveriyorsunuz. Bu, tüm kütüphanenin belki de en değerli kitabı: T. kitabı. Hani şu eski simyacıların ve Gül Haçlılar’ın hakkında çok şey yazdığı kitap.”
“Nasıl? Bu kitap gerçekten var mıymış yani?”
“Ama bu kitap işte!” diye bağırdım. “Fama Fraternitatis de bu kitaptan bu kitaptan söz ediyor. Bu kitap, Gül Haç’ın gömütünde duruyordu, gizli kutsal kitaplardan biri bu!”
Kont tuhaf tuhaf gülumsedi ve hiçbir şey söylemedi. Faust’un büyü kitabı gibi kitabı rastgele açtım ve büyük bir açgözlülükle okumaya başladım. Yarı yarıya bilinçli olarak hemen olağanüstü bir şeyin olmasını bekliyordum, ortalık kararacak, dünyanın ruhu gümbür gümbür ortaya çıkacaktı.
Derken saflığımdan utandım. Kitap simyacıların son bilgeliklerini içeren öteki kitaplar gibiydi: alegorik, bulanık tümcelerinden hiçbir şey anlamamıştım.
Yalnızca o tanıdık Yunanca metin belleğimde yer etmişti. Farslı Bilge Osthanes’in şu anlamsız ama güzel tümceleri: “E physis te physis terpeai. E physis te physei nika. E physis te physei kratei.” (Doğa, doğaya sevinir. Doğa doğayı yener. Doğa gerçekten de egemendir.)