Buluştuğumuz Yer Burası

Gölge Konuşuyor:

Şehir ve edebiyat birlikteliği başlı başına bir tez konusu. Gezgin yazar ve şairlerin yanı sıra, sürekli aynı şehri ya da muhiti yazan o şehir ya da muhitle anılan edebiyatçılar da var. Şehirleri gezip, gezdiği şehirleri hikaye tadında anlatan başka eserler de gördüm bu eser gibi. Bu bakımdan bu esere öykü mü dersem veyahut anı ya da deneyim mi dersem, karar veremedim.

John Berger’i önemli bir İngiliz yazarı olarak bilirdim. Bu doğru, ancak onun köklerinin Polonya’da olduğunu yeni öğrendim. John Berger diye yazılan con börcır diye okunan bir ismin Polonyalı olduğu aklıma gelmez zaten. Dolayısıyla öykülerdeki Polonya ağırlığı yazarın bilmediğim bu kimliğinden kaynaklanıyor. Küçük Polonya denilen bölgenin dışında Krakow şehri bu söylediğim ağırlığın bütününü oluşturuyor. Bunun yanında, Lizbon, Cenevre ve Madrid gibi önemli şehirler de yazı malzemesi yapılmış.

Tüm şehileri gayet iyi anlatılmış ama burada Lizbon’a özel bir parantez ayırmak lazım. En çok kurmaca tadında olan öykü Lİzbon‘dur. Masal tadında bir öykü oluşturmuş Berger, mitolojik bir kimlik bağışladığı bir kente. Diğer kentleri de anlatmış ama mimari ve tarih ile bu derece güçlendirilmiş değil diğer öyküler… Berger’ın bir felsefe adamı olduğunu da en çok bu öykü gösteriyor. Varlık ve hiçlik kavramlarının somutlaşmış hali bu öykü. Aynı zamanda söz konusu kavramların ölüm ve başlangıç kavramlarıyla kaynaşmasını Heiddeggercı bir kavrayışla anlamaya çalışıyoruz.

Tabi Börcır’ın künyesinde onun eleştirmen olduğu yazılı. Onun bu yönünü belki de kitaptaki en iyi öyküler Lizbon ile Szum ve Ching adlı öykülerde görüyoruz. Lizbon’da yazar-okur diyalektiği yapılırken, Küçük Polonya’da geçen Szum ve Ching‘de üslubun somut, maddi temelleri gösteriliyor. Yerim dar olmasaydı bu bölümleri kesip buraya koyacaktım. Bunun yerine bu iki öyküyü önermekle yetineceğim. Edebiyat, tarih, mitoloji, eleştiri tadındaki iki öyküyü…

Ölüler ve onların hatırladıkları da öykülerin önemli unsurlarından. Maceradan maceraya atlayan kahramanımız John Berger, Lizbon adlı öyküde belli ki gelişimine en çok katkısı olan ölü annesiyle olan etkileyici diyaloguna şahit oluyoruz. Berger’ın kahraman olmadığı Ölülerin Hatırladıkları Kadarıyla Bazı Meyveler adlı öyküde ise ölülerin biz hayattakilerin hiçbir zaman dikkat etmediği, gözden kaçırdığımız bazı ayrıntılara dikkatimiz çekiliyor.

Madrid adlı öyküde ise, bu sefer şehrin kendisi değil, bir otelindeki bekleme salonu. Yine kahramanımızın bir randevusu var. Ama beklenen öyküdeki son kişi olacak. Asıl hikaye bekleme salonunda. Birazdan ekonomi tartışacak kişiler başlangıçta kahramanımıza birer mitoljik kahraman gibi görünecekler…  Anlaşılacağı üzere yine bir kurmaca metin ama şehir herhangi bir şehir olabilirdi. Şehirin sadece şehir olduğu öykü ise Cenevre’dir. Borges’in izinden gelinen şehirde. Şehrin hangi misyonla kimlere ev sahibi olduğu anlatılıyor. Bir de hikayenin sadece tarih olduğu Le Pont d’Arc adlı öykü var ki ismi ile anılan yeri ziyaret etmesi gelir insanın. Alplerdeki, Ardeche nehrinde bir mağara olan Le Pont d’Arc, Lascaux ve Altamira’dan da eski olduğu söylenen bazı duvar resimleriyle tanınıyır. Cro Magnon’un da tarihi hakkında bize daha net şeyler söyleyen resimler…