Fatma’yı Ararken

Gölge Konuşuyor:

Bir anı kitabı olmasına rağmen okuduğum birçok romandan daha sürükleyici. Buna rağmen, sosyalleşmenin rafa kaldırıldığı bu günlerde kitabın etrafında o kadar dolandım ki, okumam biraz zaman aldı kendi ölçülerimde. Çünkü okuduklarımla ilgili biraz daha detay elde etmek ( konu ile ilgili bilmediğim o kadar çok şey varmış ki) ve biraz da yazılanları teyit etmek için ufak soruşturmalar yapmam gerekti.

1939 doğumlu Ghada’nın ve seküler yaşam süren ailesinin Filistin’de başlayıp Londra’da devam eden hikayesini dinlerken Filistin’in aynı zamanda da İsrail’in (böyle bir yer yok aslında) gayrı-resmi tarihini okuyordum.

Sonuçta İsrail denen bu devletin bir çete devleti olduğunu teyit ediliyor. Çünkü zorbalıkla kurulmuş bir devlet. Yörenin kendine vaadedilmiş olduğunu düşünebilirler ama o gün orada yaşayan insanlar varmış. Kendilerine Filistinli diyorlar bunlar Arap, Hıristiyan, Fellah olmalarına rağmen. Karmi ailesi orta sınıf bir aileyken, Fellah nüfusun durumları yoktur… Filistin zaten bir coğrafyadır, bir kimlik ya da etnisitenin adı değildir. 1918’e kadar Osmanlı himayesinde yaşayan bölge, 1922’den sonra İngiliz mandası tarafından yönetilmiş.

Ghada’nın ailesi zorunlu göçe tabii tutulmadan terk ediyor Filistin’i Ghada on yaşındayken. Çeteler önce İngilizlerle savaşmış, İngilizler 1946’da bölgeyi terk edince niyetlerini daha açık göstermişler..

Batı zihniyeti Naziler tarafından katliama uğratılmış vatansız Yahudilerin durumunu romantikleştiriyor, İrgun ve Stern adlı çetelerin şiddet eylemlerine cılız tepkiler veriyor, görmezlikten geliyor. King David Oteli patlamasında birçok insanını kaybeden İngilizler’in tepkileri bile yeterince sert değildir.

Filistin’de 1930 yılında Yahudi nüfusu sadece üç binken, Nazilerin zulmü nedeniyle hızla göç almış bölge. Durumdan rahatsız olan Filistinliler 1936 yılında genel greve gitmişler. Kırklardan sonra da tabii sözünü ettiğimiz İrgun ve Stern’in eylemleri başlar. Şiddetle, tehditle insanları, kadim halkı yıldırmaşlar ve zorunlu göçe tabi tutmuşlar.

İsrail başbakanı Golda Meir 1969 yılında aslında Filistin diye bir ülkenin var olmadığını söyler. Bu inkar politikası tipik bir devlet refleksidir, bizler de bu tür şeylere aşinayız. Yalnız burada farklı olan olaylar henüz o derece tazeyken, yaşanıyorken bu ifadeler kullanılıyor.

İrgun ve Stern için kırklarda terör örgütü ifadesi kullanılıyor. Sadece kitabın yazarı değil, manda sahibi İngilizler de bu ifadeleri kullanıyor. Ne var ki, 1972 Münih olimpiyatları sırasıda İsrail kafilesine Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından gerçekleştirilen kanlı eylemlerden sonra FKÖ de terör örgütü ilan edilir. Artık kimse İsrail’i kuranlara terörist demiyordur, üstelik artık devlettir. Cesur Yürek filminin ilk sahnesinde William Wallace tarihi kazananların yazdığını söyler. Bu nedenle ben de “terör” lafını kullanmaktan imtina ederim hep. Her devletin her zaman bir teröristi vardır.

Karmi ailesinin Londra macerası da ilginç başlar gerçekten, çünkü ikamet ettikleri mahallede komşuların çoğu Yahudi. Mahalleden kötü anıları çoğunlukta olsa da Yahudi arkadaşları ve anti-siyonist dostları da olur. Bir tartışma sırasında hışımla sarf ettiği “keşke Hitler soyunuz kurutsaydı” sözü dışında bir pişmanlığı yoktur Ghada’nın. Karmi ailesi Filistin’de olduğu gibi Londra’da bir süre sonra orta-sınıf bir yaşam sürerler. Tıp eğitimi almış olan Ghada’nın Batı tipi yaşam sürmesi ailesi tarafından yadırganır ik başlarda. Birlikte olduğu erkeklerin (bir de yürümeyen bir evlilik yapar) tamamı Batılıdır. Aslında bir Arap erkeğiyle hayırlı bir izdivaç yapmak ister ama, kadınları evlenilmesi gerekenler ve yatılması gerekenler diye tasnif eden bir zihniyetle bu iş çok zor.

Ghada’nın içinde ukde olan da Kudüs’ün Katamon semtinde aceleyeyle Şam’a göç ederlerken geride bıraktığı Fellah dadısı Fatma ile köpeği Rex’e duyduğu özlemdir. Bu hayalinin, bu anıların peşinden 91 yılında Kudüs’e bir ziyaret gerçekleştirir İngiliz vatandaşı Ghada. Maalesef Arap yaşamına dair pek bir şey kalmamıştır. Onun yerine “küstah İsrail yapıları” vardır