Tamirci – Kiev’deki Adam

Gölge Konuşuyor:

Bizim yakadaki arkadaşların en anlam veremediğim lafları okudukları kitapla ilgili “çevirisi kötü” lafıdır. Çeviriyi metnin orjinali ile karşılaştırıp bunu diyorlarsa bir şey diyemem. Acaba Türkçesi kötü mü demek istiyorlar. Kötü Türkçe varsa zaten kötü çeviridir. Çevirinin kötü olması sadece kullanılan dilin kötülüğü değildir. Anlam kaybı ve estetik kayıp vardır, ya da her ikisi birden vardır. Karşılaştırmalı eser okumanın zorluğunu buradaki eseri ya da her iki eseri okurken anladım, zaten yarısına gelmeden pes ettim. Kalan kısmını ise önce romanlardan birini sonra diğerini okudum.

Anlaşılacağı üzere iki farklı roman değil, tek bir roman. Aynı romanın iki farklı edisyonu ya da çevirisi. Kitabın orjinal adı The Fixer, Türkçedeki karşılığı Tamirci. İlk defa kitap 1971 yılında iki duayen çevirmen Nihal Yeğinobalı ve Azize Bergin’in Türkçeleriyle Altın Kitaplar’dan çıkmış ve Kiev’deki Adam adıyla yayımlanmış. Birinci resimde görülen son baskı ise Kafka Kitap’ın 2013 yılında Başak Yenici tarafından Türkçeleştirilmiştir. Hangi çeviri daha iyi, daha doğrusu hangi çevirinin Türkçesi daha iyi sorusunun cevabını karar veremediğimden karşılıksız bırakıyorum. Ama yine de son çeviri dildeki güncelleştirmeleri yansıttğı için tercihimdir. Bu işlerin içinde olan herkes bilir ki diller de eskir. Ama 71 çevirisinde de bir edebi metin çevirisi bilinci ile davrandığı açıkça belli oluyor. Başak Yenici eski çevirinin üzerinden giderek çevirmemiş, kitabı yeniden çevirmiş, üstelik tek başına yapmış. Kelime seçimleri ve söz dizimi birbirinden çok farklı iki çevirinin de. En başta bana Kiev’deki Adam ismi gereksiz ve gülünç geldi. Bunu 2020’de söylüyorum. 1971’ın Türkiye’sinde ve 1971’in Türkçesinde bu isim daha cazip kabul edildiği muhakkak. Kiev sanırım gizemli geliyordur. okur kesiminin solcu olduğu düşünülmüş ve onlara daha cazip geleceği düşünülmüştür tahminen. Ne var ki, romandaki Kiev dünyanın en gerici şehri. Güncellenmiş diyorum çünkü yeni çevirideki bazı kelime seçimleri bana bunu dedirtiyor. Örneğin son baskıdaki “Kızım Raisl yüzünden beni suçladığını düşünmek için kahin olmaya gerek yok” cümlesindeki “kahin” kelimesi yerine eski baskıdaki “peygamber” kelimesi şık olmamış, bugünün Türkçesiyle bu kullanım ihtiyacı karşılıyor olsa bile yetersiz görünüyor, şık görünmüyor. Ama eski baskıda sayfa boyutlarının küçük olması ve uzun paragrafların parçalanmış olması okumayı kolaylaştırıyor. Yine benzer bir şey, eski baskıda Saint Petersburg’un geceleri “aydınlık”, yeni baskıda “beyaz” ifadesi kullanılmış. Bence çok farketmiyor. Tüm bunlar sorun değil, tek sorun sansür olmasıdır. Karşılaştırdığım kısımda böyle bir sorun yakaladım. son baskıdaki  “Yakov, madem yabancı yerlere gitmek istiyorsun, Türk olsun ya da olmasın neden Filistin gibi bir Yahudi’nin Yahudi ağaçlarını ve dağlarını görebileceği, Yahudi havasını soluyabileceği bir yere gitmiyorsun?” cümlesindeki “Türk olsun ya da olmasın” kısmı eski baskıda sansüre uğramış. Üstelik kayın pederinin bu lafını Yakov kaale almıyor., bu nedenle bırakın Türklüğü aşağılamayı, aşağılayan küçümsenmiş. Ama hakkını vermek lazım kimi yerlerde “Yahudi” sözcüğünün yerine “çıfıt” sözcüğü kullanılmış eski baskıda. Bence bu yerinde olmuş, bir Yahudi’ye kızınca aynı anlama gelen çıfıt kelimesi daha uygun.

Neyse romandan bahsetmeyi unuttuk. Gerçekten akıcı, dolu (boşluk bırakmayan) yanı romanı okunur kılıyor. Yaşanan sorunların her daim güncel olması ve herkesi ilgilendirmesi hikayeyi heyecanlı yapıyor. Muhafazakarlığı, gericiliği, ırkçılığı ve milliyetçiliği işleyiş biçimi bu anlayışların dünyanın her yerinde benzer sorunlara yol açtığı göstermekte. Gerçekten kalbinde onca nefret varken ister 1911’in Rusya’sında, ister 2020’nin Türkiye’si olsun, ayrımcılığın nefret suçları boyutunu yaşatırken kendini “iyi” saymak akıl alır bir şey değil.

Romanın baş karakteri Yakov anlaşılacağı üzere bir lanetli, bir Yahudi. 1911’in Kiev’inde öyle bir nefret vardır ki Yahudilere karşı linç kültürü hazır kıta beklemektedir. Eğer ortalıkta bir suç varsa bir Yahudi’yi temizlemek için fırsat doğmuştur. Bugünün Türkiye’sinin ifadeleriyle zararlı Yahudi unsurların etkisiz hale getirilmesi… Bir taşralı olan Yakov karısı tarafından terkedilince ve hali hazırda bir işi de olmayınca Kiev’e kapılanmak ister. Kendi tabiriyle kalp dışında her şeyi tamir etme yeteneğine sahipti ve aç kalmazdı bu şehirde şüphesiz. O hunharca işlenen çocuk cinayeti ortalıkta gezen ve kimliğini gizliyor olan Yakov’un başına kalır. Nefretin tamamının Yahudiliğin temeliyle, kuruluşuyla ilgili. ne bileyim işte, “vaadedilmiş topraklar” efsanesi, seçilmiş olmak ve İsa’yı hain görmek nefretin başlıca sebepleri. Ama zaten her din diğerinin meşruiyetini sorgulamıyor mu?

Bu ortamda sorgulamayan tek kişi Yakov’dur. Çünkü o Yahudilerin tanrısına karşı Spinoza’nın eşitlikçi tanrısının tarafına geçmiştir. Kendisi gibi Spinoza’yı iyi bilen sorgu yargıcı  Bibikov ile karşılaşması sanki şansıdır. Cahil ve eğitimsiz bir adam olan Yakov şans eseri elde ettiği Spinoza kitabından aslında onun felsefesini tam da kavrayamadığı ortaya çıkar. Burada Bibikov’dan yardım alır. Bilindiği gibi Spinoza doğa ve tanrıyı eşitler. Yani Vahdet-i Vücud felsefesindeki gibi tek varlık Tanrıdır, hepiniz Tanrıda varsınız gibi felsefe sayesinde aslında Tanrı her şeydir derken aynı zamanda Tanrı hiçbir şeydir denmek isteniyor.

Neyse bu kadar felsefe yeter, işimiz var. Yeter ama zor durumdaki Yakov’u kurtarmak için mahkemeden ziyade Spinoza ‘ya umut bağlıyorsunuz. Yakov’un suçsuzluğuna inanan Yahudilerin seslerini çıkarması da riskli. Zaten 1905-1906 yıllarında katliamdan geçirilmişler, en ufak bir karşı koyma bu sefer köklerini kurutmak için bir neden olur.

Doluluğundan bahsetmiştik ki, ülkenin siyasi durumunun fonda yer alması bunu gösteriyor. Bir Yahudi sayesinde Çar da iktidarımı uzatabilir miyim, diye düşünüyor. Gerçekten kendilerini güçsüz hisseden iktidarların, sürekli savaş, sürekli karışıklık, sürekli nifak tohumları ekmekle ayakta durmaya çalıştığına biz bugün de şahit oluyoruz. Gerçekten o şaşırtıcı son Çar’ın ve Rusya’nın trajedisini gözler önüne seriyor, artık sona yaklaşıldığını gösteriyor.

Romanın etkileyici taraflarından biri de hapishane yaşamının zorluğunu en ince ayrıntısına kadar göstermesi. Bir kaç metre karelik bir hücrede sürülen yaşamın ne derece çıldırtıcı olduğunu görüyorsunuz. En büyük sorun da tuvalet ihtiyacı galiba. 1911 gibi bir tarihte, üstelik de Rusya gibi bir köylü toplumunda tuvalet teknolojisinin tam olarak gelişmiş olduğunu söylemek zor. Büyüksün klozet…