Gecenin Atları

Gölge Konuşuyor:

Bir roman dizisi olan Konstantiniye üçlemesinin üçüncü kitabı. Müteveffa yazarın ölümünden hemen önce tamamladığı dizi benim için şölen tadındaydı. Dizinin ilk kitabı Uykuda Çocuk Ölümleri sayesinde  Ali Teoman ile tanışmıştım. İkinci kitap Karadelik Güncesi‘ni ise favori kitaplarım arasına soktum. Arada Bir Garip Cindi Zümrüdüanka ve Taş Devri gibi nispeten zayıf kitaplarını da okudum. Ama gerçekten ustanın finali görkemli olmuş.gecenin

Onca malzemeyi, belki de üç değil on üç roman olacak malzemeyi hiç sırıtmadan üçleme’ye yedirmek çok büyük usta işi bence. Malzeme ölçülüp, biçilmiş ustaca kullanılmış. Belki sıkılan olacaktır, bunun garantisinin veremem, ama benim için gerçekten doyurucu oldu. Belki Oğuz Atay ekolunden geldiği için roman sanatına fazla bir şey katmadığı söylenebilir. Ey Oğuz Atay severleri, açın okuyun, bakın ben burdayım sonra bana dönün. Yüzünüzün aldığı ifadeyi görmek istiyorum Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ali Teoman’ın Konstantiniye üçlemesinin matematiği ya da geometrisi Oğuz Atay’dan üstün.

Şunu söyleyim: Üçleme özelinde Ali Teoman’ın romanlarında ironinin dolayımına sokulmayan hiçbir şey yok. Tüm değerler; din, milli kahramanlar, toplum sözleşmesi, tarih, devrim vs. hepsi dolayımın içinde. Ve ayrıca son dönem Türk romanında sıkça rastladığım adların bir gösterenden çok daha fazla şey ifade ettiği kullanımın dahiyane kullanıcısı. Başkarakterin adı Bahtiyar Bahtıkara. Ada bakıp hemen çözümlemeye girişebilir okur. Türk romanından benzer örnekler, Hikmet Benol, Müntekim Gıcırbey, Temel Diker, Zarife Eyigıcıklar. Bu karakterlerin zihnimizde bu derece kodlanması hayranlık verici gerçekten.

Bahtiyar Bahtıkara’ya dönelim. Yine bir iri yarı Ali Teoman karakteri. Bir profesör ama, o da diğer faniler gibi birçok zaafa sahip. Öğrencileri ve üniversite çevresiyle ilişkileri mercek altında. Hiç evlenmemiş. İlerlemiş yaşıyla birlikte karşı cinsle ilişkisi daha da sorunlu hale gelmiş. Bu konudaki manevraları komik ve küçük düşürücü.

PSİKA (Psikolojik Kazıbilim) anabilim başkanı profesörümüz. bu bölüm le ilgili detay vermeyeceğim. Onun dört öğrencisine verdiği ödevden bahsedebilirim. Ödevin konusu Uruklar. Öğrencilerin bu konudaki araştırmaları ise alt metin olarak verilmiş romanda.

Ne var ki, esrarengiz bir şey oluyor. Profesörün ödevlendirdiği dört öğrenci ortadan kaybolur. Daha da ilginci bu öğrencilerin kayıtları da yok olmuş. Silinmiş değil, söz konusu öğrenciler üniversitede hiç olmamış.

Karadelik Güncesi’ndeki ilginç yan karakterler burada da var. Özellikle iki hademe Münker ve Nekir…

Kitabın Sayfalarından:

Meydanda büyük bir sessizlik oldu. Sinek uçsa, duyulacaktı sanki. Herkes ağzı açık ayran budalası gibi bana bakıyordu. Yüzlerinde şaşkınlık ve huzursuzluk vardı. Ortalardan bir genç çekingen bir tavırla elini kaldırdı.

“Affedersiniz,” dedi ürkek bir sesle, “Yani öykünüzün bir sonu yok mu?”

“Adam sulara gömüldü, dedim ya!”

“Tamam ya sonrası? Sonra ne olduğunu bilmiyoruz.”

Gülümsedim.

“Bunu bir ‘son’ saymıyorsunuz demek ki? Oysa ben bilim adamının sonunun öykü için de uygun bir son olduğunu düşünmüştüm.. Ama öyle olmadığı anlaşılıyor. Pardon, doğru düşünmemişim. Çevresel etkenleri katmamışım hesaba. İçi baygınlık veren televizyon dizilerinizden daha somut sonlara alışkınsınızdır tabii siz.”

“Neyi kastettiğini tam anlamadım, Evladım” diye söze karıştı ön sıradaki, emekli kılıklı adam, “Ama bir öykünün sonunda öykünün baş kahramanı ölmez. herkes bilir bunu. Zor duruma düşebilir, zorluklarla çarpışır, çok zor anları olur, son anda kurtulmayı hep başarır ama ya da bu olmazsa, en azından kurtarılır.”

“Ha anladım!” diye ellerimi çırptım. “Bir ‘mutlu son’dan söz ediyorsun sen, Amcabey. Ya da hiç olmazsa, ‘mutlumsu’ bir son. Hani ‘yaşam herşeye rağmen sürüyor,’ falan… Yaa, ben de biliyorum da, ondan kalmadı. İflas edince, herşeyi satıp savdık, elimizde kalan bir tek bu. İster istemez bununla idare etmek zorundayız artık. Yanlış anlamayın beni, ‘mutlu sonlar kötüdür’ gibi saçma sapan bir laf ettiğim falan yok; tersine, çok güzeldir mutlu sonlar, keşke hep mutlu son olsaydı. Da pek gerçekçi değildir mutlu son, çünkü gerçek yaşamda genellikle öyle olmaz. Nereden mi çıkarıyorum? İnanamazsanız, gazetelerin iç sayfalarındaki yüzlerce küçük haberi okuyun: Kazalar, intiharlar, cinayetler, doğal yıkımla, salgınlar, soykırımlar… Bütün insanların değil belki, ama insanların öyküsü orada bitti. Başrolünü oynadıkları kendi öyküleri o noktada sekteye uğradı. Ve, yanılmayan bu ölümlerin çoğu faili meçhul kalacaktır: Kimisi faili bulunamadığından, kimisi de faili olmadığı için! O insanlar resmen bok yoluna gitmişlerdir, lamı cimi yok bunun! ‘İlahi adalet’ dev kitlesel yanılsamadan ibarettir!”

“Yavrum!” dedi altmış yaşlarında, tombul bir evkadını, “Seni deminden beri dinliyorum, hiçbir anlam çıkmıyor sözlerinden. Güya ilahi adalet yokmuş: Kim sokuyor kafana böyle münafıkça düşünceleri? Çok sıkmışlar seni besbelli! Gel, ben sana bir kurşun dökeyim, bir de nefesi kuvvetli bir hocaya okutup üfleteyim, hiçbir şeyciğin kalmaz.” (sf. 422-423)

Goodreads raporu: 6 kişiden 3 kişi tam not vermiş..