Şiddet ve Kutsal

Gölge Konuşuyor:

Rene Girard ayakları yere basan, bütüncül bir tez ortaya koymuş ortaya şüphesiz. Tez demeyelim eksik kalır, bir kuram, oldukça kullanışlı bir kuram geliştirmiş olduğunu söylemek daha doğru. Girard’ın “ikame kurban kuramı” kendisiyle çelişen kendisinden önceki tüm kuramlara karşı gardını almış durumda. Lafını esirgemezken söz konusu kuramlara karşı, kimi zaman alaycı bile olmaktadır. Ama söz konusu kuramların soyut ve desteksiz tezlerini de geçersiz kılmayı başarıyor. Yine kendi kuramının da öncekiler gibi gözlemlenebilen verilerin ışığından ziyade önceki metinlerin referansıyla geliştirdiğini inkar etmiyor yazar. Gerçekten de psikanaliz ve tarihten ziyade etnoloji ve antropolojiden destek alması Girard’ın elini güçlendiriyor. Mitler, ayinler ve edebiyat (daha ziyade tragedya) ise tüm kuramcıların tezlerini oluşturmasındaki en önemli araçlar…

Benim de konu ile ilgili kendime format atmam gerekti okuma süresince. Çünkü kurban kültüyle ilgili, kurban sunusuyla ilgili daha farklı bakış açısına ve buna mukabil daha yeni bilgilere sahip oldum. Şunun da hakkını vermem lazım ki etnoloji ve antropoloji insana daha çok şey öğretiyor bir çok bilime göre. Örneğin yasaklanmadan önce ensestin normal sayıldığı bir dönemi varmış insanlığın. Şaşırdığım şeylerden biri de insanlığın cinsel ilişki ile üreme arasındaki ilişkiyi çok sonra farketmesidir.

Yine de bu bilimler yan rollerde gibi. Baş rollerde, mitoloji, ayinler ve tragedyalar yer almaktadır. Ama zaten tüm bu disiplinler iç içedir ve birbirlerine destek olmaktadır. Metne referans olan tragedyaların konusu da mitolojiden alındığı için bu iki alanın akrabalığı da gözler önüne seriliyor. Sophokles, Euripdes ve Aiskhylos gibi tragedyanın üç büyük ustasının eserleri olmasaydı Girard’ın bu denemeleri güdük kalacaktı şüphesiz.

Kurban sunusunun ve bunu bağlı olarak kutsalın temelinde şiddetin olduğunu düşünüyor Girard. Kurucu şiddet diyor buna ve söz konusu şiddetin gerçekleşmesi rastlantıya bağlı olsa da zincirleme bir eyleme dönüşüyor. Bir rövanş, bir öç alma dizisine dönüşüyor malum şiddet.  Ne var ki, baştan sona, Girard kurban eyleminin çiftanlamlılığı üzerine kafa yoruyor. Hem meşruluğu hem de gayrımeşruluğunu söz konusu ediyor. Kurbanın cinayet sayılmaması, bir ikame oyununa dönüşmesi de tragedyalar ve ayinler sayesinde gerçekleşmekte. Kurban sunusunun yarattığı giz ve buna bağlı simgesellik üzerinde de ziyadesiyle duruluyor kitapta.

Hani bu sofuluğun ve dinin temelinde de kurban sunumu olduğu için bu kurumlar şiddetten azade değildir. Ama din de devlet gibi şiddeti bünyesinde toplayarak şiddeti tekeline alarak belki de iyi bir şey yapmıştır. Tüm dinlerde ve tüm mitolojilerde neredeyse birbirinin aynısı olan kurban arkhesi bir ortak akla da hizmet etmiş ve harç görevi görmüş. Girard o kadar çok vurgu yapıyor ki bu kurucu şiddet ve buna bağlı ikame kurban ritüeli tüm kültürün habercisiymiş gibi veriliyor

Özellikle kitapta pharmakos denilen günah keçilerinin tüm pisliklerin üstünü örten kurbanlar olarak verilmesi trajediyi büyütüyor. İkame edilen kurbana hemen öncesinde de bir kutsallık bağışlanmış tüm bu gösteriler boyunca… Toplumlar, nefreti, öfkeyi, hıncı, riyakarlığı ve tüm diğer kötü duyguları, rakabetleri, kıskançlıkları ortadan kaldırmak ve bir konsensüs oluşturmak için günah keçilerine ihtiyaç duymuştur. Platon’un pharmakonu ile Aristo’nun katharması bu dışarıya akıtılan zehri sembolize eden arındırıcılardı. Günah keçisi olarak da  dışarıdan biri değil, daha ziyade o toplumun kendi içinden feda edilebilir kişiler seçilmekte…