Akordeoncunun Oğlu

Gölge Konuşuyor:

Ne mutlu Basklılara ki Bernardo Atxaga gibi bir değere sahipler. Böyle küçük bir azınlığın dünya çapında bir edebiyatçısının olması büyük bir şans. Obabakoak, Yalnız Adam, Yalnız Kadın ve bir çocuk kitabı olan Kendini Aslan Sanan Şola’dan sonra okuduğum beşinci kitabı Akordeoncunun Oğlu. İki bin on üçte çevrilen bu roman yazarın son romanıymış aynı zamanda. Bask’ı üçüncü dünya olarak değerlendirdiğimizde ise Atxaga, sanki, Fredric Jameson’u yalanlarcasına, hayır, üçüncü dünya edebiyatı sadece alegorik olmak zorunda değil, diyor. Çünkü Atxaga romanları roman sanatının evrildiği son noktayı temsil ediyorlar. En son teknikler başarılı bir şekilde yediriliyor.

Toplumsal yapı ve Bask toplumunun yaşadığı kritik süreç Atxaga eserlerinde arka fonun bir parçası olarak gösteriliyor olsa da süreci bilen biri için söz konusu fon öne çekilebilir. Özellikle de bu romanın sonlarına doğru Bask ülkesinin tüm trajedisi çıplak bir şekilde sunulduğu kısımlarda kendini belli ediyor bu durum. Özellikle Lubis ve Don Pedro’ya olanlar bu çaresizliğin göstergesi durumundalar.

Roman aslında bir çerçeve öyküsüyle açılıyor. Atxaga’nın bildik kasabası Obaba’ya yeni gelmiş öğretmeni kasabanın çocuklarıyla tanışıyordur. En son tanışma sırası Joseba ve akordeoncunun oğlu olarak bildiğimiz David’e gelecektir. Fakat bir paragraf sonra Joseba ve David’in Amerikalı eşi Mary Ann kırk iki yıl sonra (takvimler 1999’u gösteriyor) David’in cenaze törenindeler. Başlangıçta hikayeyi bize Joseba anlatıyordur. İşte Joseba’nın tek yaptığı David’in roman olmamış notlarını düzenleyip servis etmek. Ne var ki, biz daha sonra hikayede yan role itilmiş Joseba’nın hikayeyi anlattığını tamamen unutuyor, David’in tüm olan biteni bize naklettiğini düşünüyoruz.

Roman tam anlamıyla bir Bask insanı panoraması. Korkuları, sinikliği, duygusallıkları romana tamamen sinmiş. İnsanlar kendilerini tamamen Bask halkının davasına adamış değilller ama içlerinde hep bir özlem, bir yas havası, hep bir öfke, bir acı var. Ama tüm bu duyguları gizlemekte maharetliler. Kimilerinde, David’in ailesi de dahil düşman saflarındayken bile bunlara karşı yeterince tepki yok. Çünkü düşmanın gerçekten affı yok.

En büyük şanssızlık ise,  bu romanı kendi dilinde okumamak olacaktır. Çünkü yer yer kelebeğin narinliğiyle özdeşleştirilen halkın dilinin naifliğini orjinal dildeki birkaç sözcükten anlıyoruz. Dile sahip çıkma kendini daha çok başka dillerde ifade ediyor olan David için büyük bir meseledir. “Dilimiz sahiden yok mu olacaktı. Bizler, o, ben ve memleketlilerimiz hepimiz birer son Mohikan mıydık? “İspanyolca ya da İngilizce yazmak David’in ağırına gidiyordu,” dedim. “Bir avuç insanız. Bir milyondan azız. İçimizden biri bile dili terk ettiğinde, adeta onun tamamen silinmesine tuz biber ekiyor. Sizin durumunuz farklı. Milyonlarca insansınız. Bir İngiliz ya da İspanyolun dudaklarından ‘Babamla annemin ağzından çıkan kelimeler bana tuhaf geliyor’ gibi bir sözü asla duyamayacağız.