Günindi

Gölge Konuşuyor:

Tatil beldelerinin ya da sahil kasabalarının şehrin keşmekeşinden yorulan insanlar için ayrı bir çekiciliği var. Gidebilirsek birçoğumuz gideceğiz oralara. Geçici bir süre, sadece deniz, kum ve güneş için değil, kalıcı bir şekilde yerleşmeye gitme hayalleridir bunlar. Hatta kışı oralarda geçirmeye gideceğiz. Bu romantik bir hayal gerçekten. Çünkü bir süre sonra bu da sıkıcı gelmeye başlayacaktır. Hoş, sanki bu hayali kuranların hepsi yerleşiyor mu? Hiç sanmam. Ne imkanları var, ne de bunu yapacak cesaretleri.

Buradaki kahramanımız da terk-i diyar eylemiş, şehri bırakmış romana adını veren sahil kasabasına gelmiş. Yaz kış burada kalıyor. Yanında başka insanlar da var tabi. Arif ve Deniz ile başlıyor hikaye, Selim ve Murat ile bitiyor. Arif ile Deniz bir süre sonra sahneden çekiliyorlar, yerlerini diğer iki kişiye bırakıyorlar. Ama biz daha ziyade kahramanımız Ezra’nın başlangıçtaki karakterlerle münasebetlerini dinliyoruz. Hikaye öğrenci komün evi hikayesi gibi cereyan etse de kahramanlarımız daha ziyade küçük burjuva zihniyetli insanlar. Aşk mefhumu daha ziyade ele alınıyor romanda. Yaşanıyor aşk, ama o kadar da yüzeyde yaşanmıyor. Bu bakımdan sadece hissedilebilen bir şey aşk. Pratiği olmayan bir hissiyat. Bedenler işin içinde değil gibi…

Çok özel bir hikaye gibi gelmedi bana roman. İyi bir dil, temiz bir Türkçe var ama tüm bunlar romanın beni kendi içine almasına yetmedi. Bu kısa romanın genelinde dağıldım ve toparlamakta zorlandım, toparlanma konusunda çok istekli olduğum da söylenemez zaten. Sarmaması hikayenin metinle aranızdaki en büyük sorundur esasında. Bu ya metni terk etmenize neden olur ya da üstünkörü okumanıza… Uzun bir süre bu bakımdan karakterlerin cinsiyetleri konusunda tereddütlerim vardı. Bu benim dikkatsizliğimden mi kaynaklanıyordu, ya da yazarın tercihinden mi kaynaklanıyordu, emin olamadım…