Yedinci Gün – Yu Hua

Gölge Konuşuyor:

Bu romanıyla birlikte Yu Hua’ya ilgim hayranlık düzeyine çıkmaya başladı. Yaşamak’ı da sevmiştim ama yine de yazarın öylesine zor bir işin bir daha altından çıkıp çıkamayacağı konusunda şüphelerim var. Bir romanı daha var Türkçede okuyamadığım onu da okuduktan sonra Hua ilgili net şeyler söyleyebilirim. Şundan eminim ki tökezleyebilir de Hua. Çünkü yoksunluğu, duygusallığı ve duygusuz bir soğukkanlılığı bir arada yürütmek zor mesele. Hep arabeskin sınırlarında, hep melodramın sınırlarında olmak demek bu. Ölçüyü kaçırmayacaksın. Anlaşılan o ki Hua arafta yürümeyi kendine güzergah olarak seçmiş.

Bu sefer aslında işi daha zor, Yaşamak da çünkü dünyevi meseleler çizgisel bir kurgu ile verilmişti. Bu nedenle hata yapma olasılığı daha azdı. Ama burada öteki dünya da var. Aslında onun yazdıklarına uygun bir mekan “araf” vardır. Çok acı bir durum yoksulların trajedisi bu dünyada bitmiyormuş. Kendilerine bir mezar yeri bile ayarlayamayan bu şahıslar işleri zor gerçekten. Cennete giderken bile karşılarına bürokratik engeller çıkıyor. İşte bu roman söz konusu şahısların hikayesi. Romanı okurken nedense aklıma başrolünde Tom Hanks’in oynadığı havaalanında mahsur kalan yersiz yurtsuz adamın hikayesi geldi.

Yakılması gerekiyor söz konusu şahısların ama ne paraları var ne de mezarları. Bu nedenle de ara yerde bekletiliyorlar. Yang Fei bu kişilerin arasından öne çıkan isimdir ve biz en çok onun hikayesine odaklanıyoruz. Hepsi aslında aynı kaderi paylaşıyor, hiç biri eceliyle ölmemiş, tamamı bir anarşistin kaza sonucu ölümüne benzer ölümlerle dünyadan göçüyor.

Araf sakinleri ilk başta geldikleri dünyanın duygu halini taşıyor olsalar bile geldikleri bu yerde bir süre sonra kayıtsızlığa bürünüyorlar. Bunu daha çok yan karakterlerin tavırlarından biliyoruz. Bunu satranç oynayan iki iskeletin halinden anlıyoruz. Oladukça laubali davranan sorulan sorulara alaylı cevaplar veren bu iki şahsiyet geldikleri dünyayı ciddiye alıyorlarmış. Artık isimlerini kullanmayan bu iki şahıstan biri katil diğeri de maktülmüş. katil de idam edilmiş. Onların kaderleri orada olduğu gibi burada da birleşmiş. Biri kadın kılığında bir fahişe, diğeri de darbeyle onu hayalarından eden komisermiş. İkisinin hikayesinin dünyadaki kalan kısmında bu haya-testis gerilimi damga vurur. İntikam ve peşinden de idam hikayelerinin ilk bölümünün sonu olmuş.

Yang Fei’nin hikayesi daha ciddi ama, buraya gelir gelmez sevdiklerini arayan Yang’ın babasını bulma hikayeside düşük dozajlı bir kafkaesk hikayesiydi. Hayatı boyunca ekmek kavgası peşine düşmekten başka bir şey yapmayan babanın kaderi öteki dünyada da olduğu gibi devam ediyor: silik ve tekdüze.

Enteresan hikayeler çok fazla, hepsine girmeyeceğim bunların ama genel bir şey söyleyeceğim, hani bu yoksunluk, tutunamama ve buna bağlı olarak çürüme hali. Ülke Çin olunca çürüme hikayeleri çoğalıyor. Çünkü dünyada sahteciliğin en çok olduğu yerdeyiz. Çin’de de bir ürünün Çin malı olması olması sıkıntılı bir durum. Her şeye sinen çakma haller ikircikli bir toplum yaratmış ister istemez. Örneğin romanda sevdiği adamın kendisine hediye ettiği ayfonun çakma çıkması nedeniyle intihar etmiş kızın hikayesi bu durumu kanıtlıyor. Telefonun çakma olması çok önemli değil, ama zavallı kız için bu küçük düşürücü bir durum. Sevdikleri insana böyle bir şey yapmaz.

İnternetteki yorumlarda romanın İngilizce aslından çevrilmesi nedeniyle önyargıları olduğunu söyleyenler var. Ben böyle şeylerle ilgilenmiyorum. Adam hikayeyi güzel anlatıyorsa kaşına gözüne bakmam. Velhasılı hikayenin ikinci ya da üçüncü el olduğuna dair bir hissiyat oluşmuyorsa sıkıntı yok derim…