Küresel Roman : 21 Yüzyılda Dünyayı Yazmak

Gölge Konuşuyor:

Sekiz farklı ülkeden sekiz yazarın -Elena Ferrante hariç- sekiz romanı üzerinden yapılan bir inceleme. İtalyan edebiyatçı Elena Ferrante’nin ise Napoliten romanları olarak adlandırılan dörtlü roman dizisi incelenmiş. Türkiye’den Orhan Pamuk’un Kar, Japonya’dan Haruki Murakami’nin 1Q84, Şili’den Roberto Bolano’nun 2666, Nijerya’dan Chimamanda Ngozi Adichie’nin Amerikana, Pakistan’dan Mohsin Hamid’in Gönüllü Köktendinci, Kanada’dan Margaret Atwood’un Antilop ve Flurya ile Fransa’dan Michel Houellebecq’in Bir Adanın Olabilirliği incelenen diğer yapıtlar. Bir Adanın Olabilirliği hariç tüm diğer kitaplar Türkçede var ya da baskısı yapılmış.

Kitap söz konusu eserler üzerinden bir küresel romanın var olabileceği fikri üzerinde duruyor. Çünkü Kar hariç tüm romanlar kendilerini bu fikrin bir parçası sunma eğilimindeler. Kar’ın durumu biraz daha değişik. Kar anlamak için Türkiye ve Türkçe’yi biraz bilmek lazım. Ve sanırım Adam Kirsch’e anlatmışlar bunu. Ne var ki, Kirsch’in Pamuk’un en iyi romanı Kar’dır tespitine katılamıyorum… Küresel roman tanımı da kanonik bir yapılanmaya gönderiyor bizleri. Daha ziyade İngilizce yazılmış veya İngilizceye çevrilmiş eserler üzerinden yapılanma mümkün olmuş.

Gelenekten kopuşun en keskin çizgisi sanırım Japonya’dan Haruki Murakami ile geleneksel kökleri olan modern Japon edebiyatının derin farklılığı söz konusudur. Bunda sanırım Murakami’nin İngiltere’de yaşaması Japoncadan çok İngilizceyle haşır neşir olmasının payı var. Nobel ödüllü Kenzaburo Oe’nin konu ile ilgili şu sözleri dikkate değer bu bakımdan: “Murakami açık, basit bir Japon üslubuyla yazıyor… Murakami uluslararası edebiyat sahnesinde kendisine Yukio Mishima ve benim sahip olamadığım bir yer edinmeyi başarmış biridir.”

Ama tabi herkes kendini bu kanona başka türlü dahil etmek istemiş. Örneğin Nijerya Amerikana ile Pakistan Gönüllü Köktendinci adlı eserler bir üçüncü dünya aydınlanması ile kendine sisteme dahil ederken, şarkiyatçı ve ayrımcı anlayışları da eleştirirler ya da dalga geçerler. Adichie’nin ırkçı olmadığını göstermeye çalışan beyaz Amerikan erkeğiyle dalga geçmesi gibi.

Bunun yanında distopyalar üzerinden ilerleyen Houellebecq ve Atwood’un eserlerinde ise modern dünyanın tüm kurumlarına karşı ret vardır. Ne var ki, söz konusu yazarlar Avrupamerkezci ya da batımerkezci bir zihniyete sahipler. Henüz özgürlük ideasından vazgeçmemiş güney toplumlarının özgürlük isteğinden bihaber gibiler. “Ne var ki, özgürlüğün ve bolluğun getirdiği hoşnutsuzlukların kaydını tutan bu yazarlar, bolluğun ve özgürlüğün hala ütopik idealler olarak durduğu yerkürenin daha büyük bir kısmı hakkında pek bir şey bulamamaktadır.”

Türün negatif ve pozitif etkisi bir arada işleniyor ise de bazı romanların pozitif yönleri ağır basıyor. Kar gibi bu yönü ağır basan başka bir kitap ise benim de beğenimin zirvelerinden olan Roberto Bolano’nun 2666’sıdır. Gerçekten postmodern tekniklerle kurgunun gerçeklikten kopmasının önüne dev engeller koyan bir yapıt Bolano’nun eseri. Bunu özellikle romanın tartışmalı dördüncü bölümündeki Meksika’daki kadın cinayetleri örneğinden okuyabiliriz…

Tüm bu yapıtların ortak özelliği bir tür sistem eleştirisi yapmaları gibidir. Houellebecq ve Atwood biyolojiye vurgu yapsa da biyolojik modifikasyonlarının temelinde de teknolojik ilerleme vardır. Bunun yanında Napoliten romanların nötr bir atmosferi olsa dahi, dışarıya kapalı gibi görünseler dahi, bu romanlar da tüm naturalliğine rağmen eleştirel olabildiği dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır.

Kitap bu haliyle hem eleştirelliğin tadını veriyor hem de bir tarza uygun bir okuma listesi sunuyor olsa da eğer bir kusur aramak gerekirse söz konusu ettiği yapıtlarla ilgili biçimsel eleştiri yapmamasıdır… Sözü edilen kitaplardan, Kar ve 2666’yı okudum. Diğerleri de an itibarı ile programıma eklenmiştir.