Uyurgezer Bir Gölge

Gölge Konuşuyor:

Öykülerin hemen hemen hepsinde tek bir adam ya da kadın var. Neredeyse  konuşmanın hiç olmadığı (karakterlerin kendisi ile konuşmalarını saymazsak)  ve her şey karakterin kafasında olduğu için öyküler anılar, durumlar, izlenimler ve hayallerden ibaret olmakta tüm bu suskunluğun ortasında. Karakter sadece suskun ve yalnız değil, esrik ve uyurgezer. Gölge gibi dolaşan karakter ya da karakterler. Zamanın raylarında, gecenin karanlığında dolaşanlar. Bakmalar, dalmalar, bakıp görmeler. Bazen yıldızlara bazen de pencereden uzaklara bakılırken bakışlar hiçbir zaman boş değil.

İfade kimi zaman güçlü kimi zaman güdük. Bununla birlikte samimi ve doğal. Yapmacıksız, zorlama değil ama kimi zaman fazla açıklayıcı. Öykü dünyası tespit ve yargılara pek sıcak bakmaz oysa. İki tane güzel cümleden sonra üçüncü ve dördüncü cümle bazen tadı kaçırıyordu. Bazen de tam tersi girizgahlar işi bozuyordu. Uyurgezer Bir Gölge adlı görkemli öykü ilk bir kaç cümleden sonra sizi içine alıyor ve daha sonra yerini : “Dünyayı içime sığdırmaya çalıştığım o güven duygusunu zaman zaman kazanır gibi oldum. Oysa beni bir gölge gibi takip etti güvensizlik. Kuşku bir bulut gibi hep üzerimde gezindi. Nereye adımı atsam bir köşeden çıkıp kendini gösterdi. Başka adamlara benimle yürüsünler diye yaklaştım. Kimi kalbime girdi. Kimi kimsesizliğim oldu. Kimi bedenimi yeni duygularla doldururken kimi de görünmez gedikler açtı. Her defasında coşkuyla akan bir nehir gibi önüme çıkan dağları, tepeleri, vadileri aşıp ulaşacak bir deniz buldum. Yazı masasında önümdeki deftere her şeyi yazıp bitirdiğim zamanlarda dinginleştim. Sözcükler bana yaşamı armağan etti. Kendime katlanacak gücü verdi…” gibi büyülü sözlere bıraktı. Bazı ifadeler bana ilk başta eğreti gibi görünse de anlatının devamında doğruluğu konusunda ikna oluyorum. Acaba yalnış mı yazılmış diye düşündüğüm “direksiyonu çürütmek” ifadesinin çevresindeki anlam halesini keşfedebildim sonrasında.

Karakterler deme yerine unutup karakter diyorum ama bunun bir sebebi var. Farklı da olsa karakterler bir çok defa benzer ruh hallerine sahipler. İntihar, güvensizlik, toplumdan kaçma gibi uç durumlar yaşanıyor olsa da kaotik ve  kasvetli bir atmosferin varlığından söz etmek zor.

Gelelim öykülerin farklı kılan şeye. Karakterler benzer olsa bile her öykü farklı düşünceler üzerinden şekillenmiş. Örneğin İki Fotoğraf adlı öyküde fotoğrafların rüyaya, sonra bulutların rüyaya ve en sonunda da bulutların  Bukra ve Sangal adlı iki mitolojik ejderhaya benzetilmesi.  Altay ve Türk miitolojisinin bu iki varlığı sonrasında başka bir öyküye de konu olacaklar… Yine özgün bir öykü olan Lunapark’ta karakterin bir metrekareyi kendine mesken tutan aile karşısında, empati duygusunu faaliyete geçirmek için dolabın içinde yaşamayı kendine mesken tutması… Bu da Senin Hikayen de ilginç bir öykü. Önceki kiracının eşyalarını almadan, haber vermeden evi terketmesi üzerine yeni kiracının eskisinin eşyaları üzerinden bir okuma yapması…

Karakterlerinin güçsüzlüğünün baş aktörü çoğunlukla aşktır. Gönül yarasıdır. Terk edilenler, karşılık bulamayanlar ve platonikler bunlar. Çoğu öyküde geçmişie dönülürken bazı zor aşk denklemleri de karşımıza çıkar. Sevgililer yaşadıklarının yanı sıra onları çevreleyen dünya da mercek altına alınır… Kimi öykülerde de bazı can alıcı toplumsal sorunlar konu edinilir. Kadın sorunun işlendiği Esin adlı öykü beni Fellini’nin Ruhların Jülyeti’ne götürdü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s