Johnny Silahını Kaptı

Gölge Konuşuyor:

Tüm güncel gelişmelerin “milli birlik” safsatası üzerinden yürüdüğü anlarda böyle bir kitap okumak anlamlı oldu gerçekten. Kitabın kapağında kocaman puntolarla “savaş karşıtı edebiyatın başyapıtı” nitelemesi yapılmış. Bu nitelemenin ticari bir kaygı ile sarfedildiği düşüncesine sevk etse de bence doğruluk payı var. Savaş karşıtı edebiyat diye bir sınıflandırma yapılmasında bir sorun yok bence. Sınıflandırmaya hangi yapıtları dahil edeceğimiz tartışma konusu da olabilir. Ama bu romanı okuyanların, muhtemelen böyle bir sınıflandırmada ilk akıllarına gelecek kitap bu olurdu.

Gerçekten savaşın iyisi, hayırlısı, kutsalı olmaz; galibi de olmaz. Savaşın kahramanı da olmaz. Kafanızda böyle düşünceler varsa hemen kovun. Kandırılmışsınızdır. Başkalarının başka hesapları vardır aslında savaş çığırtkanlığında. Resmi tarihin, resmi ideolojinin pençesindesiniz çünkü. İşte bu roman bunu anlamanız için size bir fırsat sunmakta. Bu romanda da ülkesi için savaşanların günahlarının affedildiğini söyleyenler var. Hahaha, ağlanacak halimize gülüyoruz.

Romanın tanıtım bülteninde, romandan şöyle bir alıntı yapılmış: “İçlerinden bebekler gibi ağlayarak öldüler hepsi de. Uğruna öldükleri, uğruna savaştıkları şeyi unuttular. İnsanın anlayabileceği şeyleri düşündüler. Bir arkadaş yüzünün hasretiyle öldüler. Bir ana, bir baba, bir kadın ve bir çocuk sesini duymak için inleyerek öldüler. Doğdukları yeri son bir kere daha görmek, son bir kere daha görebilmek için yürekleri acıyarak öldüler. Yaşamak için derin iç çekişlerle, sızlanarak öldüler. Neyin önemli olduğunu biliyorlardı. Hayatın her şey demek olduğunu biliyorlardı. Hıçkırıklar içinde haykırarak öldüler bunun için. Ölüm anlarında kafalarından geçen tek cümle; ‘yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum’ olmuştu…” Alıntı romanı özetlemiş aslında. Gerçekten vurgu yapılan şey, hiçbir şeyin yaşamdan daha kıymetli olmadığı. Vurgu değil aslında tescillenmiş bir durum bu.

Savaş ile ilgili en önemli duygu dehşet duygusudur. “Sonsuz dehşet.” Romanın “yok hükmündeki” karakteri, savaşa, gönüllü ve isteyerek, vatan savunması denen ne idüğü belirsiz şey için gitmiş karakterinin ilenmeleri tüm her şeyi gösteriyor. Kolu, bacağı, ağzı ve çenesi olmayan; kalbi ve beyni olan bir kütle; sadece başını hareket edebilen ve artık kendini tekrar ana rahmine dönmüş karakterinin yaptığı sadece ve sadece ilenme. Çünkü böyle bir yaşamın, yaşama sarılması diye bir şeyi olamaz. Kelebek ve dalgıç gibi başarı öyküsü tadındaki gerçek dışı durumları bu öyküde hiç aramayın.

Ama gerçekten artık sadece düşünceden oluşmuş bir adamın roman kahramanı olması tuhaf. Tabi böyle bir karakterin yaşamınıı temize çekmesi de normal. Bu bakımdan geçmiş romanda daha çok yer kaplıyor. Son durumunu anlattığı, bizim “ilenme” dediğimiz şey araya serpiştirilmiş gibi. Burada tabi ki pişmanlıklar, kötü niyetler, yanlış yönlendirilmeler çok fazla olacak. Bu bakımdan roman bizim gibi toplumlarda gerçeklerle yüzleşmenin aracı olabilir.

Geçmiş güzel aslında roman özelinde ama savaş olmaması durumunda. Savaş demek ölüm demek gibi veriliyor zaten. Bavyeralı Lazarus’un hikayesi bu demek zaten. Lazarus zaten her şeyin ölü olduğu bir zamanda doğmuş. Bu mutluluk verici gibi görünse de kimilerinin de rüyalarını kaçırmakta. Dikenli tellerdeki artık kokmuş olan ölü Bavyeralıya ateş edilmesi bu korkuyu simgeliyordu sanki…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s