Sessizlik

Gölge Konuşuyor:

İlk başlarda ısınamamadım romana. Sonra hatırladım kitabın filmi olduğunu. Filmi önerilmişti önceden. Kitap ise birçok kitap gibi yoluma çıkanlardan. Ama aynı adlı filmin bir Martin Scorcese filmi olduğunu bilmiyordum. Anlamam gerekirdi, yoksa Scorcese neden romana önsöz yazsın ki. Aslında şaşırmadım Scorcese’nin bu romanın fimini yapmasına. Benzer örneği vardı çünkü. Buda’nın çocukluğunun anlatıldığı Kundun gibi. Neyse romanı yarılamıştım ki, filmi koydum izledim, romanın kalan kısmını da filmden sonra okudum. Filmi ve romanı bir arada götürmek her zaman için iyi bir fikir değil. Ama yine de bir miktar görsellik okumayı kolaylaştırır. Bu arada Scorcese’nin kendine özgü görsel retoriğine de hakkını vermek lazım…

Buradaki yorum anlaşılacağı üzre ister istemez karşılaştırmalı bir film-roman yorumu olacak. Scorcese’nin kurguya bağlı kalması işimi kolaylaştırdı. Ama şunu söyleyebilirim bir Scorcese’nin bir Japon Katolik olan Şusaku Endo’dan daha muhafazakar olduğunu söyleyebilirim. İsa’ya yakarışın, daha doğrusu bağlanmanın her iki eserde de benzer şekilde verildiğini söyleyelim. Ama sanki Tanrı’ya yakarma’da farklılıklar var. Romanın temel meselesi olan suskunluk söz konusu olduğunda romanda bir miktar isyan havası sezilirken, filmde yakarış şeklinde. Romanda yaşanan tüm acılara karşı Tanrı’nın suskunluğu Peder Sebastian Rodrigues’i isyan ettirme noktasına getirirken. Filmde Peder Tanrı’ya onun suskunluğuna karşı isyan edenlere karşı duracağı sözünü veriyor. Bu arada “suskunluk” dedik “sessizlik” demedik doğru olan bu çünkü. Ama, ne var ki, filme de romana da “sessizlik” adı verilmiş.

Şimdi romanın başlangıcına dönelim. Sebastian Rodrigues ve Francisco Grappe iki cizvit (İsa Cemiyeti) papazı. Onları şok eden haber ise dizlerinin dibinde yetiştikleri Peder Ferrara’nın misyon amacıyla bulunduğu Japonya’da dinden dönmüş olmasıydı. Bu habere inanmak istemeyen rahipler soluğu bir an önce Japonya’da almak isterler. Roman işte bizde “zındıklık” olarak tabir edilen durumun hikayesi. Hoş, hıristiyanlar bu manada bir sözcük (sapkınlık olabilir)  kullanıyorlar mı bilmiyorum. Belki de zındıklık İslamiyet’e özgü bir şey. Neyse sadete gelelim. Kısa bir hazırlıktan sonra yolculuk başlar, ama Japonya’ya girişin sorunlu olduğu rahiplerin ülkeye varmadan önceki istasyonları Goa ve Makao’da öğreniyoruz. Neyse ki Makao’da romanın belki de en tutarsız, en kaypak, en güvenilmez karakteri buradaki tek Japon olan Kiçijiro ile karşılaşırlar. Bu arada Kiçijiro ile Rodrigues arasında ilişkiyi rahip İsa ile Yahuda ilişkisine benzetir. Bilmiyorum Yahuda da Kiçijiro gibi sürekli günah işleyip peşinden tövbe eden bir karakter miydi? Ama, galiba bundan sonra Yahuda bahislerinde aklıma Kiçijiro gelecektir.

Neyse gizlice adaya varırlar kahramanlarımız. İlk karşılaştıkları ise Tomogi denilen köyde Japon Hıristiyanları olur. Korku ve gerilim içinde yaşıyorlar köylüler. İşte o korku ve gerilim bundan sonra romanın bütününe sirayet eder. İspiyonlanma riski ve akabinde birçok işkenceye maruz kalma:

Şimdi daha fazla spoiler olamayayım diyorum, her ne kadar buradakiler kendime notlar olsa da, bu notlara bakanlara da saygı duymam gerekir. Bu nedenle ben yukarıda değindiğim bazı işkence yöntemlerinden bahsedeceğim. Rufie miydi, rumie miydi neydi adını tam hatırlayamadığım üzerinde İsa ve Meryem kabartması bulunan plakaya basmaktır yakalanan Hıristiyanların ilk cezası. Basmadılar mı geçmiş olsun zaten. Bazen bununla yetinmeyip yakalananların gamalı haca tükürmesi de istenebilir. O ilk başlardaki adını unuttuğum çarmıha bırakılan Hıristiyanların devasa dalgalar bırakılmasıydı ilk işkenceler ama sonra daha korkunçları geldi. Atlıyorum sadece en korkuncu olan “kuyu” işkencesine dönüyorum. Gerçekten korkunçtu. Bir kumaşa başı açık bir şekilde bağlanan esirlerin kulakların altından delikler açılır ve baş aşağı içinde bir miktar su bulunan kuyuya sarkıtılırlar. Kulaktan kuyuya düşen kan damlalarının çıkardığı sesin kurbandaki hissiyatının korkunçluğundan bahsetmeye gerek var mı. Çin işkencesinden bahsedilir ama siz bir de Japon işkencesini görün o zaman.

Biraz da sonlara doğru gerilim katsyısını yükselten Ferrara ile diyaloglarına geçelim Rodrigues’in. Film ve roman farklı sanki. Romanda zındıkların inançlarından vazgeçtiklerine dair deliller vardır. Ama filmdeki yüz ifadelerine baktığımızda bunu söyleyemiyoruz. Hem filmde hem romanda bu diyaloglarda Ferrara’nın uzun bir süre Rodrigues’in yüzüne bakmadığını biliyoruz. Rodrigues’i çılgına çeviren ise Ferrara’nın aslında Japonların hiçbir zaman Hıristiyanlaşmadığını söylemesedir. Japonlar insan kılığında bir melez Tanrı’ya inanmışlarmış. Bu Tanrı bir dönem Ferrara iken, bir ara da Rodrigues olmuş..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s