Aksi Gibi

Gölge Konuşuyor:

Beğendiğim oldu öykülerden beğenmediğim de. Böyle çok arada kaldığım öykü pek olmadı. Kalemi biraz serbest bıraktı mı Pınar Öğünç iyi öyküler çıkıyor. Süslemeye çalıştı mı durum benim için sıkıntılı bir hal alıyordu. Teşbihte hata olmaz diye benim şüpheyle baktığım bir söz vardır. Bunun doğru olmadığına inananlardanım. Gerçekten teşbihi, istiareyi ve diğer başka söz sanatlarını kurguya yedirmediniz mi eğreti duruyor, okumanın önünde engel teşkil ediyorlar. Bunun yanında Pınar Öğünç’ün bazı ifadeleri bana zor geliyordu ya da bunlar çok zorlama ifadelerdi. Böyle olunca da ya ben geri zekalıyım ya da bir yığın gevezelik yapılmış.

Bunun yanında güzel öyküler de çok fazlaydı. Kişinin vücuduyla kurduğu ilişkiyi çok güzel anlatan bir hikayeydi Vücut A. Ş.. Sürekli vücudunu  dinledin mi küçük ağrılar büyüyor gerçek bir hastalığa dönüşüyor. Belki de yok yere bıçak altına yatmalar. En nihayetinde eğer sağlık kendini bedenen ve zihnen iyi hissetme sanatıysa söz konusu kişi her durumda hastadır… Bu öykü kadar güzel bir öyküde Kalıcı Makyaj’dı. Dolmuş yolculuğu sırasında birbirini tanımayan yolcular arasındaki muhabbet bir cümbüşe döner. Soğuk Ama Girince Alışıyor İnsan da yine kalbe dokunan sıcak bir öykü. Suya girmeye korkan evlat meselesi ile şehirli karılara plajda baharat gibi şeyler satan Dudu Teyze’nin hikayesi…

Bu öyküler kadar beğenmemiş olsam da bazı dikkate değer öyküler vardı. Nadide’yle Muhterem böyle bir öyküydü. Otuz yıl sonra aynı rutinin sıkmaya başlaması nostalji severlere bir darbeydi. Ama bir nostalji hikayesi olan Monte Video ile Pernambuco Limanı Arası adlı öyküde de  metruk evdeki altmış yıl öncesine ait fotoğraflar ile google hizmetleri arası mesafe ölçülebiliyor… Nostaljiden ziyade bir doğal tarih hikayesi olan Evde Yokum’da insanlarla birlikte eşyaların da yaşlandığı gösteriliyor.

Beni zorlayan öykülerin fazlalıkta olduğunu söylemiştim. Örneğin Paket Lastiği adlı öykü bana hem zorlama hem de suni gibi geldi. Karakterlerin tepkileri kimi zaman abartılı kimi zaman da yersizdi. Bunun bilinçli olarak yapıldığını düşünmedim. “Hiç olmadığı kadar Allaha inanmak,” nasıl bir ifade. “Bir tövbeyle silkindiği an, yeşil elmanın tek seferde soyulmuş kabuğu kucağındaki kırmızı plastik kaba yeni kesilmiş göbek bağı gibi inerdi,” hem anlam yönünden sıkıntılı hem de yapılan benzetmeyi anlamlandırmak da sıkıntıydı. Bu kadar boğmaya ne gerek var. İ Love You Şermin adlı öyküde ise tezatlıklar gösterme isteği öyküyü ikinci plana itiyor. Son olarak da kendimi geri zekalı gibi hissetmeme neden olan bir öykü başlangıcı ile başbaşa bırakıyorum:

“Sonradan hatırladım, onu ilk kez gördüğümde pazarda domates seçiyordum. Küçük plastik bir kaba, kaç tanesi bir kilo eder diye kıvranarak domatesleri dizerken sağ yanağımda hissettiğim bakışı, kendi domateslerini seçmek için mavi plastik kabı beklemesine yormuştum. Onun yüzünden acele ettiğimi hissetmiş olacak, biraz daha yaklaşıp “ben yokmuşum gibi davran,” dedi alçak sesle. Bu senli benli hali semt pazarı teklifsizliğine versem de, “yokmuş gibi”, limon-vereyim-mi-abla, beş-paralık-olsun-mu-senin-napolyon aleminde yabancı bir dil gibi gelmişti kulağıma. İtiraf edeyim, o gün çok da düşünmedim üzerine. Yeşillikçiye doğru yürüdüm.”